KAFA KÂĞIDI
1
KAFAKÂĞIDI
1956 yılının haziranıydı.
İsmail, Yugoslavya’dan Türkiye göç ettiğinde, daha 29’unu yeni kovmuştu. Trenle, Bulgaristan üzerinden ilkin Edirne’ye gelmiş; oradan da İzmir’e geçip, Çamdibi’ne yerleşmişti. Yanında karısı ve iki de çocuğu vardı. Çocukları küçük olduğu için henüz okula başlamamışlardı.
.
Yugoslavya’dan geldikleri için nüfus cüzdanları yoktu. Kimliksiz olmazdı. Önce oturdukları ülkenin yurttaşı olduklarını kanıtlamaları gerekirdi. Kendisi ne zaman bir işe girmeye kalkışsa, hep kimliğini soruyorlardı. Şimdi, ne yapıp edip önce kafakâğıtlarını çıkarmalıydı.
Türkçe’yi doğru dürüst konuşamadığı için derdini iyi anlatamıyordu. Kafasına koymuştu; nüfus cüzdanlarını çıkaracaktı. Eş ve çocuklarına bugün için belki gerekli değildi; ama yarın en azından çocuklarına gerekecekti. Bu nedenle başlamışken hepsini birden çıkaracaktı.
Bir sabah erkenden kalkıp, hükümet konağının yolunu tuttu. Nüfus müdürlüğüne geldiğinde bekleşen kalabalıkla karşılaştı. Çoğu -kendisi gibi- Yugoslav uyruklu göçmenlerdi. Aralarında, ender olarak Bulgar göçmenleri de vardı. Bunların çoğu Menderes dönemindeki anlaşmada gelenlerdi.
İsmail de koridorda bekleyenlerin arasına katıldı. O da beklemeye başladı. Sırası gelince girecekti; fakat bu gidişle akşama dek zor gelecekti. Saatine baktı: l0.45’i gösteriyordu. Belleğinden, memurların bir saat sonra yemeğe gideceklerini geçirdi. Kalabalığa bir kez daha bakıp mırıldandı: “Bu gidişle bize sıra gelmez.” Sonra, içinden kendi kendine konuşmaya başladı: “Ulan, ne biçim iştir bu? İçeri hiç girip çıkan yok. Mal gibi yığıldık buraya. Bekle ha babam bekle. Böyle, beklemeyle bu iş olmaz ki... Şu insanlarda hiç cesaret yok. Birinden biri gidip, kapıyı çalıp, içeri giremiyorlar. Sanki memurlar bize gelip ‘gel sana kafakâğıdını verelim.’ diyecekler. Adamların tasası sanki bizdik. Yok! Olmaz böyle. Bu işin çaresine bakmak lazım.” dedi.
Neden sonra, yanında omuz omuza durduğu sarışın, sarı bıyıklı, hafif göbekli, seyrek saçları özenle taranmış tıknaz adama sordu:
-Komşi, ne beklersin böyle? Gir bakalım içeri, belki işsizdirler.
Koridorun duvarına dayalı duran sarı bıyıklı:
-Sen ne çok bilmişsin. Kendin girsen ya. Burası ev değildir, resmi daire. Hemen öyle paldır küldür giremezsin. Devlet işine öyle fazla burnunu sokmaya gelmez, dedi.
Hava sıcak da değildi; fakat İsmail sıkıntıdan terlemeye başlamıştı. Onu asıl sıkan beklemekti.
Koridora göz gezdirmeye başladı. Beyaz zemin üzerine siyahla yazılmış “NÜFUS MÜDÜRLÜĞÜ” yazısına okudu. Sonra başını sağ tarafa çevirdi, bu kez çaprazındaki odanın üstündeki yazıyı okudu: “SAYMANLIK” Bu da aynı zemin üzerine ve aynı yazı karakteriyle yazılmıştı. Daha sonra, can sıkıntısıyla koridoru birçok kez göz gezdirip, sık sık saatine bakıp durdu…
2
KAFAKAĞIDI
Nüfuslarını çıkartmadan geri dönmeyi gururuna yediremedi. Oysa tüm belgeleri elinde hazırdı. İçeri girecek, birkaç işlemden sonra nüfus cüzdanını alacaktı; ama iş cesaret edip odaya girmekteydi. Kafasına koymuştu, girecekti bu kez. Kesin kararlıydı. Saatlerce beklemek canına tak etmişti. Elindeki belgelerle odanın kapısına doğru kalabalığı yararak ilerledi. Diğerleri şaşkındı. İçlerinden biri:
-Ne yapıyor bu adam? Fırça yiyecek şimdi! Çağırılmadan girmeye çalışıyor...
İsmail Nüfus Müdürlüğü’nün kapısına yanaştı, çaldı, durakladı; ses gelmedi içerden. Fazla bekleyemedi. Kapının koluna bastı, girdi içeri. Odadaki memurların çok oluşunu görünce şaşkına döndü. Hepsi de masalarında oturuyorlardı.
Oda dikdörtgen şeklinde, büyüktü. Masalar arka arkaya ve ikişer sıra diziliydi. Ortada ve yanlarda bir kişinin geçebileceği genişlikte yol bırakılmıştı. Kapıdan girince, hemen en ön sıranın en dibindeki büyük bir masada yaşlı, beyaz saçlı güleç yüzlü dinç bir adam oturuyordu. Bu adam oranın müdürüydü.
İsmail çekingen bir şekilde, en ön sıradaki, kapıya en yakın masada oturan memureye elindeki evrakları göstererek:
-Memur bey, ben almak istiyor nüfus defteri.
Memure hanım sert çıkıştı:
-Ben memur bey değil, memure hanımım. Neyse, ver bakayım evraklarını.
Memure hanım belgelerini aldı, baktı. Sonra:
-Ooo! Kaç gün geçmiş aradan. Beyefendi şimdiye kadar neredeydin? Niye zamanında gelmedin?
İsmail hem kızardı, hem de kızdı. Bu zamana dek kimse bir şey söylememişti ona. Sabahın köründen beri koridorda bekliyordu. Bunda suçu neydi? Onlar çağırmamışlardı. O da bilmiyordu ne yapacağını. Çoluğunu çocuğunu toplayıp, vatanım diye boşuna mı koşmuştu gâvur elinden buraya? Orada ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmek, horlanmak yetmiyormuş gibi, bir de buralarda horlanmak...
Suçlamaya dayanamayan İsmail sonunda patladı:
-Siz bana ne bağırıyor? Kimse bağırmadı ki bana!...
Memure hamın afalladı. Ne demek istiyordu? “Kimse bana bağıramaz, sen kim oluyorsun” mu demeye getiriyordu sözünü. Memurlar ve memureler o anlamda anladılar ve bu nedenle İsmail’e kızdılar. Aslında onu demek istemiyordu. Ah, o dil bilmemek... Boşuna dememişler: “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder.“ diye. İsmail de yarım diliyle başına iş alıyor, her aksilik ondan çıkıyordu. Oysa, o “Kimse beni bu zamane dek sözlü veya yazılı bir çağrıda bulunmadılar.” demek istemişti.
3
KAFAKÂĞIDI
İsmail memurların tavırlarının değiştiğini görünce şaşırdı, yanlış bir şey söylediğini fark etti. Bu arada, memurlar güldüler. Bu kez hepten şaşırdı.
-Memur bey yanlış kelime sarf ettik galiba. Varsa bir hata, lazım düzeltmek. Ben cahil, kusur tutmayın.
İsmail’in davranışları görevlilere komik gelince bu kez kahkaha ile güldüler. Özellikle de bayanlar...
Şaşkınlığı iyice artan İsmail’in eli ayağı telaşlandı. Yüzü kulaklarına dek kızardı.
Beyaz saçlı Müdür:
- Beyefendi, senin söylediğine göre biz değil, sensin sanki buranın görevlisi. Senin lafın oraya geliyor. Kimse bana laf söyleyemez. Siz kim oluyorsunuz, diyen bir haliniz var.
Yanlışlık anlaşıldıktan sonra, özür üstüne özür dileyen İsmail müdüre:
-Yok mudur burada kahveci? Derim, içelim birer kahve. Düzeltelim yanlışlığı. Veririm parasını ben.
Müdür odacıya seslendi:
-Kemal Efendi!
Odacı sesi işittiğinde saymanlıktan yeni çıkmıştı.
-Buyur müdür bey.
-Bize birer kahve...
-Baş üstüne. Hemen müdür bey...
Az sonra kahveler geldi; söyleşi içinde içildi. İsmail’in nüfus cüzdanları da bu arada hazırlandı.
İsmail:
-Müdür bey, dil bilmemek zordur çok. Her şey onunla olur.
Müdür gülümseyerek başını sallamakla yetindi.
Kahvelerin parasını tepsinin üstüne koyan İsmail, vedalaşarak ayrıldı. Kapıdan çıkar çıkmaz memureler tekrar güldüler. Anlaşılan o ki İsmail onlara komik ve garip geldi. Odadan çıkarken elindeki nüfus cüzdanlarını suratı asık olarak cebine indirdi. Belki de suratını mahsustan asıyordu, meraklılar iyice meraklansın diye.
4
KAFAKÂĞIDI
Kapıdan çıkar çıkmaz meraklılar sormaya başladı:
-Kızmadılar mı?
-Bu kadar uzun mu sürüyor?
-N’oldu, yaptırdın mı?
-İçersi çok mu kalabalık?
-Kaç para alıyorlar?
-İsmail soruların hepsine tek yanıt verdi.
-Girince görürsünüz, dedi.
İsmail merdivenlerin basamaklarını ikişer ikişer atlayarak hızla uzaklaştı.
Eylül 1981
Çiğli/İZMİR
KAFAKÂĞIDI
1956 yılının haziranıydı.
İsmail, Yugoslavya’dan Türkiye göç ettiğinde, daha 29’unu yeni kovmuştu. Trenle, Bulgaristan üzerinden ilkin Edirne’ye gelmiş; oradan da İzmir’e geçip, Çamdibi’ne yerleşmişti. Yanında karısı ve iki de çocuğu vardı. Çocukları küçük olduğu için henüz okula başlamamışlardı.
.
Yugoslavya’dan geldikleri için nüfus cüzdanları yoktu. Kimliksiz olmazdı. Önce oturdukları ülkenin yurttaşı olduklarını kanıtlamaları gerekirdi. Kendisi ne zaman bir işe girmeye kalkışsa, hep kimliğini soruyorlardı. Şimdi, ne yapıp edip önce kafakâğıtlarını çıkarmalıydı.
Türkçe’yi doğru dürüst konuşamadığı için derdini iyi anlatamıyordu. Kafasına koymuştu; nüfus cüzdanlarını çıkaracaktı. Eş ve çocuklarına bugün için belki gerekli değildi; ama yarın en azından çocuklarına gerekecekti. Bu nedenle başlamışken hepsini birden çıkaracaktı.
Bir sabah erkenden kalkıp, hükümet konağının yolunu tuttu. Nüfus müdürlüğüne geldiğinde bekleşen kalabalıkla karşılaştı. Çoğu -kendisi gibi- Yugoslav uyruklu göçmenlerdi. Aralarında, ender olarak Bulgar göçmenleri de vardı. Bunların çoğu Menderes dönemindeki anlaşmada gelenlerdi.
İsmail de koridorda bekleyenlerin arasına katıldı. O da beklemeye başladı. Sırası gelince girecekti; fakat bu gidişle akşama dek zor gelecekti. Saatine baktı: l0.45’i gösteriyordu. Belleğinden, memurların bir saat sonra yemeğe gideceklerini geçirdi. Kalabalığa bir kez daha bakıp mırıldandı: “Bu gidişle bize sıra gelmez.” Sonra, içinden kendi kendine konuşmaya başladı: “Ulan, ne biçim iştir bu? İçeri hiç girip çıkan yok. Mal gibi yığıldık buraya. Bekle ha babam bekle. Böyle, beklemeyle bu iş olmaz ki... Şu insanlarda hiç cesaret yok. Birinden biri gidip, kapıyı çalıp, içeri giremiyorlar. Sanki memurlar bize gelip ‘gel sana kafakâğıdını verelim.’ diyecekler. Adamların tasası sanki bizdik. Yok! Olmaz böyle. Bu işin çaresine bakmak lazım.” dedi.
Neden sonra, yanında omuz omuza durduğu sarışın, sarı bıyıklı, hafif göbekli, seyrek saçları özenle taranmış tıknaz adama sordu:
-Komşi, ne beklersin böyle? Gir bakalım içeri, belki işsizdirler.
Koridorun duvarına dayalı duran sarı bıyıklı:
-Sen ne çok bilmişsin. Kendin girsen ya. Burası ev değildir, resmi daire. Hemen öyle paldır küldür giremezsin. Devlet işine öyle fazla burnunu sokmaya gelmez, dedi.
Hava sıcak da değildi; fakat İsmail sıkıntıdan terlemeye başlamıştı. Onu asıl sıkan beklemekti.
Koridora göz gezdirmeye başladı. Beyaz zemin üzerine siyahla yazılmış “NÜFUS MÜDÜRLÜĞÜ” yazısına okudu. Sonra başını sağ tarafa çevirdi, bu kez çaprazındaki odanın üstündeki yazıyı okudu: “SAYMANLIK” Bu da aynı zemin üzerine ve aynı yazı karakteriyle yazılmıştı. Daha sonra, can sıkıntısıyla koridoru birçok kez göz gezdirip, sık sık saatine bakıp durdu…
2
KAFAKAĞIDI
Nüfuslarını çıkartmadan geri dönmeyi gururuna yediremedi. Oysa tüm belgeleri elinde hazırdı. İçeri girecek, birkaç işlemden sonra nüfus cüzdanını alacaktı; ama iş cesaret edip odaya girmekteydi. Kafasına koymuştu, girecekti bu kez. Kesin kararlıydı. Saatlerce beklemek canına tak etmişti. Elindeki belgelerle odanın kapısına doğru kalabalığı yararak ilerledi. Diğerleri şaşkındı. İçlerinden biri:
-Ne yapıyor bu adam? Fırça yiyecek şimdi! Çağırılmadan girmeye çalışıyor...
İsmail Nüfus Müdürlüğü’nün kapısına yanaştı, çaldı, durakladı; ses gelmedi içerden. Fazla bekleyemedi. Kapının koluna bastı, girdi içeri. Odadaki memurların çok oluşunu görünce şaşkına döndü. Hepsi de masalarında oturuyorlardı.
Oda dikdörtgen şeklinde, büyüktü. Masalar arka arkaya ve ikişer sıra diziliydi. Ortada ve yanlarda bir kişinin geçebileceği genişlikte yol bırakılmıştı. Kapıdan girince, hemen en ön sıranın en dibindeki büyük bir masada yaşlı, beyaz saçlı güleç yüzlü dinç bir adam oturuyordu. Bu adam oranın müdürüydü.
İsmail çekingen bir şekilde, en ön sıradaki, kapıya en yakın masada oturan memureye elindeki evrakları göstererek:
-Memur bey, ben almak istiyor nüfus defteri.
Memure hanım sert çıkıştı:
-Ben memur bey değil, memure hanımım. Neyse, ver bakayım evraklarını.
Memure hanım belgelerini aldı, baktı. Sonra:
-Ooo! Kaç gün geçmiş aradan. Beyefendi şimdiye kadar neredeydin? Niye zamanında gelmedin?
İsmail hem kızardı, hem de kızdı. Bu zamana dek kimse bir şey söylememişti ona. Sabahın köründen beri koridorda bekliyordu. Bunda suçu neydi? Onlar çağırmamışlardı. O da bilmiyordu ne yapacağını. Çoluğunu çocuğunu toplayıp, vatanım diye boşuna mı koşmuştu gâvur elinden buraya? Orada ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmek, horlanmak yetmiyormuş gibi, bir de buralarda horlanmak...
Suçlamaya dayanamayan İsmail sonunda patladı:
-Siz bana ne bağırıyor? Kimse bağırmadı ki bana!...
Memure hamın afalladı. Ne demek istiyordu? “Kimse bana bağıramaz, sen kim oluyorsun” mu demeye getiriyordu sözünü. Memurlar ve memureler o anlamda anladılar ve bu nedenle İsmail’e kızdılar. Aslında onu demek istemiyordu. Ah, o dil bilmemek... Boşuna dememişler: “Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder.“ diye. İsmail de yarım diliyle başına iş alıyor, her aksilik ondan çıkıyordu. Oysa, o “Kimse beni bu zamane dek sözlü veya yazılı bir çağrıda bulunmadılar.” demek istemişti.
3
KAFAKÂĞIDI
İsmail memurların tavırlarının değiştiğini görünce şaşırdı, yanlış bir şey söylediğini fark etti. Bu arada, memurlar güldüler. Bu kez hepten şaşırdı.
-Memur bey yanlış kelime sarf ettik galiba. Varsa bir hata, lazım düzeltmek. Ben cahil, kusur tutmayın.
İsmail’in davranışları görevlilere komik gelince bu kez kahkaha ile güldüler. Özellikle de bayanlar...
Şaşkınlığı iyice artan İsmail’in eli ayağı telaşlandı. Yüzü kulaklarına dek kızardı.
Beyaz saçlı Müdür:
- Beyefendi, senin söylediğine göre biz değil, sensin sanki buranın görevlisi. Senin lafın oraya geliyor. Kimse bana laf söyleyemez. Siz kim oluyorsunuz, diyen bir haliniz var.
Yanlışlık anlaşıldıktan sonra, özür üstüne özür dileyen İsmail müdüre:
-Yok mudur burada kahveci? Derim, içelim birer kahve. Düzeltelim yanlışlığı. Veririm parasını ben.
Müdür odacıya seslendi:
-Kemal Efendi!
Odacı sesi işittiğinde saymanlıktan yeni çıkmıştı.
-Buyur müdür bey.
-Bize birer kahve...
-Baş üstüne. Hemen müdür bey...
Az sonra kahveler geldi; söyleşi içinde içildi. İsmail’in nüfus cüzdanları da bu arada hazırlandı.
İsmail:
-Müdür bey, dil bilmemek zordur çok. Her şey onunla olur.
Müdür gülümseyerek başını sallamakla yetindi.
Kahvelerin parasını tepsinin üstüne koyan İsmail, vedalaşarak ayrıldı. Kapıdan çıkar çıkmaz memureler tekrar güldüler. Anlaşılan o ki İsmail onlara komik ve garip geldi. Odadan çıkarken elindeki nüfus cüzdanlarını suratı asık olarak cebine indirdi. Belki de suratını mahsustan asıyordu, meraklılar iyice meraklansın diye.
4
KAFAKÂĞIDI
Kapıdan çıkar çıkmaz meraklılar sormaya başladı:
-Kızmadılar mı?
-Bu kadar uzun mu sürüyor?
-N’oldu, yaptırdın mı?
-İçersi çok mu kalabalık?
-Kaç para alıyorlar?
-İsmail soruların hepsine tek yanıt verdi.
-Girince görürsünüz, dedi.
İsmail merdivenlerin basamaklarını ikişer ikişer atlayarak hızla uzaklaştı.
Eylül 1981
Çiğli/İZMİR