Said Nursinin Mezarı Nerede ?
Asrın son müfessiri Said Nursi " Bediüzzaman " Hazretlerinin kabrini ben dahil bir çok kişi merak ederdi. Üzücü bir takım olaylardan sonra Kabir yerinden kaldırılmıştır. Bu hususta sorulan sorulara çok güzel cevaplar verilmiş.

Bediüzzaman Said Nursi'nin mezarının bilinmemesi medyada her zaman polemik konusu oldu. Bediüzzaman'ın bu konuda net izahları olmasına, Nur talebelerinin bu nedenle mezar meselesini gündeme getirmemesine rağmen zaman zaman aynı konu gündeme getirilmekte.

İşte bu konuda Sorularla Risale-i Nur sitesinde yöneltilen bir soru ve cevabı:
Soru:
Üstad Bediüzzaman Said Nursi'nin mezarının yıkılacağını bilmesi ve bununla alakalı talebelerine vasiyet etmesindeki hikmet nedir? Üstad'ın şu an mezar yeri belli olsaydı ve insanların diğer islam büyüklerinin mezarlarını ziyaret ettigi gibi onun mezarını da ziyaret etseydi ne gibi bir sakınca olabilirdi ki?
Cevap:
Bediüzzaman Said Nursi, hayatta iken de diğer büyük zatlardan farklı olarak bir tarz ortaya koymuştur. Bunun nedeni ise çağın gereği ve ihtiyacından kaynaklanmıştır. Eskide şahıs zamanı idi ama içinde bulunduğumuz asır ise şahıs zamanı değil, şahsı manevi zamanıdır.
Mesela Komünizim, Sosyalizim, Sekülerizim, Liberalizm gibi manevi şahıslar ortaya çıkmış ve dine hücum etmişlerdir. Bunlara karşı verilecek cevabın da aynı sistemle olması lazımdır. Diğer taraftan eskiden devletler bir şahısla -Kral, İmparator, Padişahlıkla- idare edilirdi. Yani şahıs ön plandaydı. Ama asrımızda artık bu sistemler de değişti.
Şahıs yerine şahsı manevi olan meclisler, parlementolar kuruldu. Dolayısı ile Üstadımız da zamanın gereği olarak, dikkatleri kendine değil, şahsı meneviye çekmeye çalışmıştır. Bunu yaşarken yaptığı gibi, ölümünden sonra da yapmış oluyor. Zaten kendisi de vefatından önce mezarının bilinmemesi gerektiğini söylemiş ve hatta haber vermiştir. Dediği gibi de olmuştur. Hayatta iken teveccühten rahatsız oluyordu. Vefatından sonra da bu rahatsızığı yaşamak istemediğini ifade etmiştir.
Bediüzzaman, arkasında bir halife değil, Risale-i Nur Külliyatı gibi bir hazineyi bırakarak Hakk'ın rahmetine kavuştu. Hayatta iken, arzu etmediği bir hususun vefatından sonra gerçekleşmesini asla istemedi. Önce, gereksiz kabir ziyaretinin yapılmaması ikazında bulundu. "Dostlar uzaktan ruhuma fatiha okusunlar, manevi dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur'daki azami ihlas ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevi sebep hissediyorum" dedikten sonra, kendisini Nurlara vakfetmiş birinin kabri başında nöbet tutarak, lüzumsuz ziyaret edenlere bu hususu bildirmesini ister.
Emirdağ Lahikası'nda yer alan, talebelerine yaptığı son dersinde ise, daha dikkat çekici ifadelere yer verir.
"Benim kabrim gayet gizli bir yerde... bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü, dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor."
Evet, Bediüzzaman'ı arayan Risale-i Nur sayfalarında bulabilir ve sohbet edebilir. Ruhuna fatiha göndermek isteyen herkes, bulunduğu yerde okumak suretiyle (mezarına uğramasına gerek kalmadan) gönderebilir ve göndermelidir.
Allah'a emanet olunuz...
[B][FONT=verdana, arial, helvetica, sans-serif][SIZE=2]Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin üç ay misafir kaldığı Urfa'daki mezarının yıkılmadan önceki hali.
Bediüzzaman Said Nursi'nin mezarının bilinmemesi medyada her zaman polemik konusu oldu. Bediüzzaman'ın bu konuda net izahları olmasına, Nur talebelerinin bu nedenle mezar meselesini gündeme getirmemesine rağmen zaman zaman aynı konu gündeme getirilmekte.
İşte bu konuda Sorularla Risale-i Nur sitesinde yöneltilen bir soru ve cevabı:
Soru:
Üstad Bediüzzaman Said Nursi'nin mezarının yıkılacağını bilmesi ve bununla alakalı talebelerine vasiyet etmesindeki hikmet nedir? Üstad'ın şu an mezar yeri belli olsaydı ve insanların diğer islam büyüklerinin mezarlarını ziyaret ettigi gibi onun mezarını da ziyaret etseydi ne gibi bir sakınca olabilirdi ki?
Cevap:
Bediüzzaman Said Nursi, hayatta iken de diğer büyük zatlardan farklı olarak bir tarz ortaya koymuştur. Bunun nedeni ise çağın gereği ve ihtiyacından kaynaklanmıştır. Eskide şahıs zamanı idi ama içinde bulunduğumuz asır ise şahıs zamanı değil, şahsı manevi zamanıdır.
Mesela Komünizim, Sosyalizim, Sekülerizim, Liberalizm gibi manevi şahıslar ortaya çıkmış ve dine hücum etmişlerdir. Bunlara karşı verilecek cevabın da aynı sistemle olması lazımdır. Diğer taraftan eskiden devletler bir şahısla -Kral, İmparator, Padişahlıkla- idare edilirdi. Yani şahıs ön plandaydı. Ama asrımızda artık bu sistemler de değişti.
Şahıs yerine şahsı manevi olan meclisler, parlementolar kuruldu. Dolayısı ile Üstadımız da zamanın gereği olarak, dikkatleri kendine değil, şahsı meneviye çekmeye çalışmıştır. Bunu yaşarken yaptığı gibi, ölümünden sonra da yapmış oluyor. Zaten kendisi de vefatından önce mezarının bilinmemesi gerektiğini söylemiş ve hatta haber vermiştir. Dediği gibi de olmuştur. Hayatta iken teveccühten rahatsız oluyordu. Vefatından sonra da bu rahatsızığı yaşamak istemediğini ifade etmiştir.
Bediüzzaman, arkasında bir halife değil, Risale-i Nur Külliyatı gibi bir hazineyi bırakarak Hakk'ın rahmetine kavuştu. Hayatta iken, arzu etmediği bir hususun vefatından sonra gerçekleşmesini asla istemedi. Önce, gereksiz kabir ziyaretinin yapılmaması ikazında bulundu. "Dostlar uzaktan ruhuma fatiha okusunlar, manevi dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur'daki azami ihlas ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevi sebep hissediyorum" dedikten sonra, kendisini Nurlara vakfetmiş birinin kabri başında nöbet tutarak, lüzumsuz ziyaret edenlere bu hususu bildirmesini ister.
Emirdağ Lahikası'nda yer alan, talebelerine yaptığı son dersinde ise, daha dikkat çekici ifadelere yer verir.
"Benim kabrim gayet gizli bir yerde... bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü, dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor."
Evet, Bediüzzaman'ı arayan Risale-i Nur sayfalarında bulabilir ve sohbet edebilir. Ruhuna fatiha göndermek isteyen herkes, bulunduğu yerde okumak suretiyle (mezarına uğramasına gerek kalmadan) gönderebilir ve göndermelidir.
Allah'a emanet olunuz...
[B][FONT=verdana, arial, helvetica, sans-serif][SIZE=2]Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin üç ay misafir kaldığı Urfa'daki mezarının yıkılmadan önceki hali.
Said Nursi’nin kabrini buldum
Hayatta tesadüfe tesadüf edilemediği doğrudur; fakat hayat, içinde barındırdığı ilginçliklerle hiç umulmadık zamanlarda bizi şaşırtır.
İşte bana da öyle oldu; Lüleburgaz İmam Hatip Lisesi Koruma Derneği’nin davetlisi olarak 24 Mayıs Pazar günü Lüleburgaz’daydım. Derneğin pikniğine konuşmacı olarak davet edilmiştim. Eyüp Belediyesi Mehter Takımı’nın tarihi coşkusunun ardından kalabalık topluluğa konuşmamı yaptım.
Konuşmamın ardından bir grupla birlikte oturduk, tanıştık. Bunların içinde biri vardı ki, nazarımda tarihe ışık tuttu. Anlatayım:
Bediüzzaman Said Nursi’nin kabri konusu hep müphemiyetini korudu, tartışıldı. Naaşının nereye gömüldüğü duyurulmadı. Belki çok yakınlarına söylense bile, hâlâ kabri şuradadır diye onu ziyaret eden yoktur. Sistem onu sağlığında hapse ve sürgüne mahkûm ettiği gibi, öldükten sonra da ondan korkuldu ve mezarı herkesten saklandı. Öldükten sonra bile aleni cenaze töreni düzenletmediler ve açıkça bir toprakla buluşmasına mani oldular.
Said Nursi’nin ölümü de hayatındaki çilelerin adeta devamı gibidir. Ömrü boyunca hapis ve sürgüne reva görülen bu güzel insan, artık hayatının son demlerini yaşarken Urfa’ya gelir ve bir otel odasına yerleşir. Çok hastadır ve yanında birkaç has talebesi vardır. Dünyanın her nimetini elinin tersiyle iten bu insanın Urfa’ya gelişinden kimsenin haberi yoktur. Ne var ki, devlet tarafından adım adım izlenmekte ve her teması göz hapsinde tutulmaktadır.
Henüz 1960 İhtilali olmamıştır. Tarih 21 Mart 1960’tır. Urfa’nın sıcaklığında güneş henüz mart nöbeti tutsa da Nursi’nin Hak ateşi yüksektir; çok hastadır. Hayatı boyunca “Demokrat İktidarı”nı destekleyen bu muzdarip insan için, devrin İçişleri Bakanlığı’ndan Urfa Emniyet Müdürlüğü’ne telsiz çekilir:
“Said Nursi Urfa’dadır, hemen bu akşam şehri terk etsin!”
İçişleri Bakanı Dr. Namık Gedik’tir ve imza ona aittir.
Urfa Emniyet Müdürü otele gelir, bakar ki, Nursi çok ağır hastadır, vicdanı sızlar ve bakanlığa cevap verir:
“Urfa’da bu saatlerde araba bulunmadığından, bu gece onu buradan çıkaramıyoruz.”
Ankara celallenir:
“Urfa’da araba yoksa belediyenin çöp arabasına konularak derhal Urfa’nın dışına çıkarılsın!”
Emniyet müdürü çaresiz otele geri döner. Döner, ama Bediüzzaman Said Nursi son nefesini vermiştir. Tarih, 21 Mart 1960. Talebeleri üzgündür. Bıraktığı miras ise, bir iki iç çamaşırdan ibarettir ve Bediüzzaman’ın büyüklüğü de işte burada yatmaktadır.
Sonra naaşına el konulur ve nereye götürüldüğü kimseye söylenmez; böylece kabri de meçhul kalır.
Dr. Namık Gedik İçişleri Bakanı olarak Kütahya’da bulunurken, bu olaydan iki ay sonra 60 İhtilali patlak verir. Gedik yakalanır ve bir otelde sağlık muayenesine alınır. Doktorlar tarafından muayene edilirken (ne yaşamışsa), pencereden atlayarak intihar eder. Cesedi de bir çöp arabasına konularak Ankara’ya getirilir. Kader!
Şimdi Lüleburgaz’a dönelim. “Hocam” diyor, oturduğumuz gruptan yetmişini gösteren bir amca, “Size bir sırrımı açıklayacağım!” Merakla ne diyeceğini bekliyorum: “Benim adım Hasan Ağıllar. Mersinliyim ve buraya ziyarete geldim. 1960 Mart’ında Afyon’da 5. Hava Taburu’nda askerdim. Bir gün akşama doğru bir haber geldi, uçakla bir hazine gelecek diye. Komutanımız bizi topladı ve bu hazineyi bir yere nakletmek üzere aramızdan on kişi seçti. Ben de bu on erin içindeydim. Hazine denilen şey geldi; ama bu bir tabuta benziyordu. Önümüze kondu. O esnada beni bir titremeyle birlikte bir hıçkırık tuttu ki sormayın, gözümden iplik gibi yaşlar boşanıyor. Komutanım, soyumda şehit olup olmadığını sordu, ‘var’ deyince gülümsedi. O zaman bana, önümüzde duran tabut gibi şeyin Said Nursi’nin naaşı olduğunu ve bunu alıp Isparta’ya götüreceğimizi söyledi.
Naaşı 20.00 sularında aldık. On asker tam teçhizat, tabutu arabaya koyarak Isparta’ya doğru hareket ettik. Afyon valisi de önümüzden gidiyordu. Ben hep ağlıyorum, çünkü ağlamamak elimde değil.
Isparta’ya saat 03.00 sularında vardık. Isparta’nın şehitliğine girdik. Said Nursi’nin naaşını tabutla birlikte kazılmış mezara koyduk. Yanında nur yüzlü bir zat vardı, kardeşi olduğunu söylediler. Kabrinin yanında çocuk mezarı vardı. Bir de akasya ağacının dibine defnettiğimizin farkındayım. Mezarı hemen düzlediler ve mezar olduğu anlaşılmasın diye üzerine çim ektiler.
Kabrinden ayrılırken yine çok ağladım ve dua ettim. Birkaç gün sonra onu rüyada gördüm. Bana: ‘Beni korudun ve çok gözyaşı döktün; Allah da seni korusun.’ dedi.”
Hasan Ağıllar bunları anlattı. Bildiğim kadar, onun söyledikleri tarihi gerçeklerle de örtüşüyor. Kimseyi yargılamak gibi bir niyetim yoktur. Yalnız, tarih, kendisine tevdi edilen yalanları zamanla bağrında eriterek doğrusunu bir biçimde insanlığın vicdanına sunuyor. Bu da onlardan biri diye düşünüyorum.
Said Nursi’yi sevmeyenlerin de katılacağı bir gerçek var ki, ona zulmedenlerin birçoğu unutuldu, ama o yaşıyor, hem de çok canlı. Onu anlamak istemeyenler, bir gün kendi anlamlarının ne kadar anlamsızlaştığını gördükleri zaman derinden sarsılacaklardır.
Onun sözüyle noktalayalım, yazımızı:
“İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz; gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar.”
(Vakit)
Hayatta tesadüfe tesadüf edilemediği doğrudur; fakat hayat, içinde barındırdığı ilginçliklerle hiç umulmadık zamanlarda bizi şaşırtır.
İşte bana da öyle oldu; Lüleburgaz İmam Hatip Lisesi Koruma Derneği’nin davetlisi olarak 24 Mayıs Pazar günü Lüleburgaz’daydım. Derneğin pikniğine konuşmacı olarak davet edilmiştim. Eyüp Belediyesi Mehter Takımı’nın tarihi coşkusunun ardından kalabalık topluluğa konuşmamı yaptım.
Konuşmamın ardından bir grupla birlikte oturduk, tanıştık. Bunların içinde biri vardı ki, nazarımda tarihe ışık tuttu. Anlatayım:
Bediüzzaman Said Nursi’nin kabri konusu hep müphemiyetini korudu, tartışıldı. Naaşının nereye gömüldüğü duyurulmadı. Belki çok yakınlarına söylense bile, hâlâ kabri şuradadır diye onu ziyaret eden yoktur. Sistem onu sağlığında hapse ve sürgüne mahkûm ettiği gibi, öldükten sonra da ondan korkuldu ve mezarı herkesten saklandı. Öldükten sonra bile aleni cenaze töreni düzenletmediler ve açıkça bir toprakla buluşmasına mani oldular.
Said Nursi’nin ölümü de hayatındaki çilelerin adeta devamı gibidir. Ömrü boyunca hapis ve sürgüne reva görülen bu güzel insan, artık hayatının son demlerini yaşarken Urfa’ya gelir ve bir otel odasına yerleşir. Çok hastadır ve yanında birkaç has talebesi vardır. Dünyanın her nimetini elinin tersiyle iten bu insanın Urfa’ya gelişinden kimsenin haberi yoktur. Ne var ki, devlet tarafından adım adım izlenmekte ve her teması göz hapsinde tutulmaktadır.
Henüz 1960 İhtilali olmamıştır. Tarih 21 Mart 1960’tır. Urfa’nın sıcaklığında güneş henüz mart nöbeti tutsa da Nursi’nin Hak ateşi yüksektir; çok hastadır. Hayatı boyunca “Demokrat İktidarı”nı destekleyen bu muzdarip insan için, devrin İçişleri Bakanlığı’ndan Urfa Emniyet Müdürlüğü’ne telsiz çekilir:
“Said Nursi Urfa’dadır, hemen bu akşam şehri terk etsin!”
İçişleri Bakanı Dr. Namık Gedik’tir ve imza ona aittir.
Urfa Emniyet Müdürü otele gelir, bakar ki, Nursi çok ağır hastadır, vicdanı sızlar ve bakanlığa cevap verir:
“Urfa’da bu saatlerde araba bulunmadığından, bu gece onu buradan çıkaramıyoruz.”
Ankara celallenir:
“Urfa’da araba yoksa belediyenin çöp arabasına konularak derhal Urfa’nın dışına çıkarılsın!”
Emniyet müdürü çaresiz otele geri döner. Döner, ama Bediüzzaman Said Nursi son nefesini vermiştir. Tarih, 21 Mart 1960. Talebeleri üzgündür. Bıraktığı miras ise, bir iki iç çamaşırdan ibarettir ve Bediüzzaman’ın büyüklüğü de işte burada yatmaktadır.
Sonra naaşına el konulur ve nereye götürüldüğü kimseye söylenmez; böylece kabri de meçhul kalır.
Dr. Namık Gedik İçişleri Bakanı olarak Kütahya’da bulunurken, bu olaydan iki ay sonra 60 İhtilali patlak verir. Gedik yakalanır ve bir otelde sağlık muayenesine alınır. Doktorlar tarafından muayene edilirken (ne yaşamışsa), pencereden atlayarak intihar eder. Cesedi de bir çöp arabasına konularak Ankara’ya getirilir. Kader!
Şimdi Lüleburgaz’a dönelim. “Hocam” diyor, oturduğumuz gruptan yetmişini gösteren bir amca, “Size bir sırrımı açıklayacağım!” Merakla ne diyeceğini bekliyorum: “Benim adım Hasan Ağıllar. Mersinliyim ve buraya ziyarete geldim. 1960 Mart’ında Afyon’da 5. Hava Taburu’nda askerdim. Bir gün akşama doğru bir haber geldi, uçakla bir hazine gelecek diye. Komutanımız bizi topladı ve bu hazineyi bir yere nakletmek üzere aramızdan on kişi seçti. Ben de bu on erin içindeydim. Hazine denilen şey geldi; ama bu bir tabuta benziyordu. Önümüze kondu. O esnada beni bir titremeyle birlikte bir hıçkırık tuttu ki sormayın, gözümden iplik gibi yaşlar boşanıyor. Komutanım, soyumda şehit olup olmadığını sordu, ‘var’ deyince gülümsedi. O zaman bana, önümüzde duran tabut gibi şeyin Said Nursi’nin naaşı olduğunu ve bunu alıp Isparta’ya götüreceğimizi söyledi.
Naaşı 20.00 sularında aldık. On asker tam teçhizat, tabutu arabaya koyarak Isparta’ya doğru hareket ettik. Afyon valisi de önümüzden gidiyordu. Ben hep ağlıyorum, çünkü ağlamamak elimde değil.
Isparta’ya saat 03.00 sularında vardık. Isparta’nın şehitliğine girdik. Said Nursi’nin naaşını tabutla birlikte kazılmış mezara koyduk. Yanında nur yüzlü bir zat vardı, kardeşi olduğunu söylediler. Kabrinin yanında çocuk mezarı vardı. Bir de akasya ağacının dibine defnettiğimizin farkındayım. Mezarı hemen düzlediler ve mezar olduğu anlaşılmasın diye üzerine çim ektiler.
Kabrinden ayrılırken yine çok ağladım ve dua ettim. Birkaç gün sonra onu rüyada gördüm. Bana: ‘Beni korudun ve çok gözyaşı döktün; Allah da seni korusun.’ dedi.”
Hasan Ağıllar bunları anlattı. Bildiğim kadar, onun söyledikleri tarihi gerçeklerle de örtüşüyor. Kimseyi yargılamak gibi bir niyetim yoktur. Yalnız, tarih, kendisine tevdi edilen yalanları zamanla bağrında eriterek doğrusunu bir biçimde insanlığın vicdanına sunuyor. Bu da onlardan biri diye düşünüyorum.
Said Nursi’yi sevmeyenlerin de katılacağı bir gerçek var ki, ona zulmedenlerin birçoğu unutuldu, ama o yaşıyor, hem de çok canlı. Onu anlamak istemeyenler, bir gün kendi anlamlarının ne kadar anlamsızlaştığını gördükleri zaman derinden sarsılacaklardır.
Onun sözüyle noktalayalım, yazımızı:
“İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz; gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar.”
(Vakit)
Üstad mezarının yerini bilinmesini istemediğinden tam olarak doğru mezar nerededir bilinememekte.
Aziz Üstadım benim, seni çok üzmüşler
Eritmişler mum gibi,imbiklerden süzmüşler
Karakollar,hapisler olmuş sana hep durak
Sensiz gönlüm hüzünlü,sensiz ömrüm hep çorak.
Iman ilmini verdin, Kur'an'dan ders alarak.
En büyük hizmet ettin,bu vatan da kalarak.
Katı kalpler kasveti bırakıp nura gelsin.
Cemiyet aydınlansın aydınlık nura gelsin.
Sevsin seni gönüller artık kıymetin bilsin.
Neşroldukca nurların naşirlerin sevinsin.
Affet bizi Üstadım seni çok seviyoruz.
Artık kadri kıymetin bizlerde biliyoruz.
Eritmişler mum gibi,imbiklerden süzmüşler
Karakollar,hapisler olmuş sana hep durak
Sensiz gönlüm hüzünlü,sensiz ömrüm hep çorak.
Iman ilmini verdin, Kur'an'dan ders alarak.
En büyük hizmet ettin,bu vatan da kalarak.
Katı kalpler kasveti bırakıp nura gelsin.
Cemiyet aydınlansın aydınlık nura gelsin.
Sevsin seni gönüller artık kıymetin bilsin.
Neşroldukca nurların naşirlerin sevinsin.
Affet bizi Üstadım seni çok seviyoruz.
Artık kadri kıymetin bizlerde biliyoruz.
Ali Oktay - Aziz Üstad
Asa-yı Musa Birinci Kısım
Meyve Risalesi - Üçüncü Mesele-1
Gençlik Rehberinde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:
Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini( namus) muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan( bakış ,dikkat) nefret görüyorlar kat’î( kesin, şüphesiz) müşahede(görmek, gözlem) ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.”
Meyve Risalesi - Üçüncü Mesele-1
Gençlik Rehberinde izahı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:
Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini( namus) muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan( bakış ,dikkat) nefret görüyorlar kat’î( kesin, şüphesiz) müşahede(görmek, gözlem) ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.”
Bediüzzaman beni her zaman etkilemiştir müthiş bir zekaya sahip hayatıda belgesel oluyormuş kesinlikle izlemek isterim.
Said Nursi hazretlerinin hayatını okudumda nefsini bir kenara bırakarak ilim ve islami hakikatlara kendisini adamasına hayran kaldım.
Ispartada diyenler var. Urfadan alındıktan sonra denize atıldı diyenler var. Biri Askerin hatıratında defininde bulundugunu söylüyor.