Musavvir anlamı?

Konu, 'Ayet, Dua ve Hadis' kısmında Nursena tarafından paylaşıldı.

  1. Nursena

    Nursena Admin

    Cenabı hakkın güzel isimlerinden Musavvir isimini manası nedir? Anlamı nedir?

    SVR kökünden seslenmek; bir nesneyi bir tarafa doğru eğmek, eğip düşürmek; yönelmek; (hakîmin bir meseleyi) çözüp sonuca ulaşması (fasl ü kat’ etmesi) anlamlarında. SURET şekil manasında, kılık dediğimiz şey, varlıkların birbirlerinden ayrı olduklarını gösteren kendilerine ait şekil; İnsan ve bir çok hayvanın görmekle idrak ettikleri at, eşek gibi varlıkların suretleri, bir de sadece seçkin insanların idrak ettikleri akıl, kişilik ve manevî özelliklerdir ki akılla idrak edilir.
    [​IMG]
    "Andolsun siz yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere Âdem’e secde edin diye emrettik. İblis’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı." Araf 7/11 âyeti hem gözle hem de akılla idrak edilen iki sureti kapsayan bir anlatımdır.
    [​IMG]
    Şüphesiz Allah Âdem’i kendi sureti üzerine yarattı. Hadîsinde SURET’ten murat insana özel hey’et ve kıyafettir ki basar ve basiretle idrak edilir. Allah Teâlâ insanı onunla diğer varlıklar üzerine üstün kılmıştır.

    TASVİR, herhangi bir nesneye suret vermek, suretli kılmak, bir şeyin suretini resm ve nakş eylemek demektir.

    Kur’ân-ı Kerîm’de SVR maddesinden türeyen fiillerin tümünün faili Allah Teâlâ’dır:
    [​IMG]
    Ğâfir 40/64, Teğabün 64/3
    [​IMG]
    A’raf 7/11
    [​IMG]
    Ali İmran 3/6

    SVR maddesinde dikkate çarpan ikinci husus, bütün bu fiillerin mef’ulünün (nesnesinin) insan olmasıdır. Yani Cenab-ı Hakk, SVR’den türeyen fiilleri sadece insanlar için kullanmıştır:
    [​IMG]
    Ayrıca Cenab-ı Hakk Hz. Îsa ile ilgili olarak, kuşları diriltmesini hem kendisi hem de Hz. Îsa dilinden anlatırken
    [​IMG]
    Ali İmran 3/49, Maide 5/110

    SURET kelimesi yerinde HEY’ET kelimesini kullanır. Hey’et ise daha çok herhangi bir şeyin dış görünüşü anlamındadır. Yani suret’in zahiri hey’et, batını ayrı bir hey’ettir.

    Tam burada Sünnet’te musavvirlerle ilgili olarak gelen eserlere bakmakta fayda var:

    1-
    [​IMG]
    İbnü Ömer (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: Şu resimleri yapanlar var ya – bir rivayette – Şu resimlerin sahipleri var ya. Kıyamet günü azap olunacaklar. Onlara, şu yaptıklarınızı diriltin denir. Ktb. Stt. Trcm. 7/2165

    2-
    [​IMG]
    Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: Kim resim yaparsa Allah onu kıyamet günü yaptığı resim sebebiyle, onlara ruh üfleyinceye kadar azap eder. Hiçbir zaman da ruh üfleyici değildir. Kt. Stt. Trcm. 7/2168

    3-
    [​IMG]
    Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: Bana Cibril (a.s.) geldi ve: Dün sana gelmiştim (ama yanına girmedim) Girmeyişimin sebebi de üzerinde timsaller bulunan perde bezi idi. Oda da bir de köpek vardı, kapının üzerinde de insan resimleri bulunuyordu. Timsallerin başlarının koparılmasını emret ki ağaç şekline dönsün. Örtüden ayak altına atılacak iki minder yapılmasını, köpeğin dışarı çıkarılmasını söyle. Bu söylenenler yapıldı. Ktb. Stt. Trcm. 7/2171

    4-
    [​IMG]
    Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: Kim bir sureti tasvir ederse (kıyamet günü) azaba uğrar ve bu yaptığına ruh üflemesi emredilir, ama üfleyemez. Ktb. Stt. Trcm. 16/5895

    5-
    [​IMG]
    Bütün musavvirler ateştedir: Allah, her tasvir ettiği suret sebebiyle bir can kılar da o cehennemde musavvire azab eder. Camiussağir, İbn Abbas’tan.

    İnsan resmi, başka varlıkların resmi gibi değildir. Zira insanın kendisi de başka varlıklar gibi değildir. Başka varlıklar insana nisbetle sadece zahirî hey’etlerden oluşurken insan hem zahirî hem batınî hey’etlerden oluşan bir surete sahiptir. Resmedilen insanın zahirî hey’etidir, ama batınî hey’ete ne olmuştur. Hangi insanın zahirî hey’et resmi, onun batınî hey’etini gizleyebilir. Resimlerle anlatılan duygusal dünya, hatta sembollerle ifade edilen anlatımlar, tiyatro eserini anlatmak için seçilen insan yüzü sembolleri inkâr edilemez. Tartışılan sadece insan resmi, hatta insanın yüzünün resmidir. İnsan yüzü, batınî hey’etinin yansıdığı bir organ, yani batınî hey’etinin zahirî hey’eti devre dışı bıraktığı bir organ. Sanki resmedilen insana ait değil de Cenab-ı Hakk’a ait olan gibidir. Allah’a ortak edinilme gibi kaygılardan çok yapanların ortaklık iddiaları gibi bir durum söz konusu. Zorda kalmadıkça uzak durmakta fayda var.

    İnsanın hey’etlerden ibaret olduğunu, baş bölgesinin onun sureti olduğunu veya suret yanının temsil ettiğini 3. Hais-i şerif güzel bir şekilde anlatıyor. 3. Hadiste enteresan olan hayvan resimlerine uygulanması istenen muameleyle insan resmine muamelenin farklı olmasıdır.
    -Hakikat tasvir edilebilir mi?
    -Ne kadar tasvir edilebilir?
    -Hakikat’in kabulüyle tasviri farklı mıdır? Aradaki fark tevazu – kibir farkı mıdır?

    Olaya ayrıca “hakikat”in tasviri açısından da bakmakta fayda var. Hakikatin tasviri için, tam idraki de gerekir. İnsan hakikati ne kadar idrak edebilir? İdrak ettiği, hakikatin ne kadarıdır? Buradan hareketle tasvirini yaptığı hakikati, aynı zamanda, olmadığı halde hakikatmiş gibi göstermiş olmakta ve hakikatin inkârına varan bir süreci başlatmış olmaktadır. Hakikatin yerini artık tesvir=imaj-görüntü-resim almıştır. Resme, bir görüntü gibi bakmak yerine hakikatmiş gibi ifade etmek en geçerli yol olmuştur. Pazarcının tezgahındaki elmaya da “elma” resimdeki elmaya da “elma”, ansiklopedideki e4lma maddesine de “elma” demekte bir sakınca görmemekteyiz. Bu, görüntünün hakikatin yerine göz diktiğini, bizi de bu uğurda nasıl emellerine alet ettiğini gösteren bir durumdur.
    Şirk, insan narsizminin değişik yansıyış biçimidir. Ortak koşulan, her ne kadar Allah’ın yarattığı varlıklar arasından bir varlık gözüküyorsa da, asılda insanın hayal dünyasında oluşan yeni şekildir. Tapılan “buzağı” hangisi olursa olsun hayattaki buzağılardan biri değil, bizzat buzağının kendisi değil insan hayalinde aldığı yeni şekildir.

    Hayal dünyası, bize ait yeni insana ait bir dünyadır. O dünyanın nesnesinin ortak kılınmış olması, insanperestliktir. Hayal dünyasında oluşan bu “ortak”tan sonra, yaşayan buzağılarla ilgili kutsallıklar oluşturulmuştur. Güneşe, yıldıza tapanlar hakikatteki güneş ve yıldıza değil hayaldeki güneş ve yıldıza, ineğe tapanlar da hayaldeki ineğe yapıyorlar.
    Hayalin dışındaki bir varlığa tapılıyor gözükmesi bir tevazu, hayal ürünü bir varlığa tapılıyor olması bir narsizmdir. Yani tevazu görüntülü bir insan narsizmiyle karşı karşıyayız.

    Allah’ın dîni karşısında “şirk”in muteber ve yaygın olması; insan narsizmine hizmet ediyor olması, itaat istemiyor, yasaklar koymuyor olması, dili, kulağı, gözü, eli bulunmuyor olması öfke ve adaletinin bulunmaması, yöneten değil insan tarafında yönetilen olması, insanlar tarafından tanrı kılınmış ve istenildiğinde tanrılıktan uzaklaştırılabilir olması, insanlarına yaşantılarına müdahale etmez ve yargılamaz olması… gibi sebeplerdendir. Bunların hepsi de insanın kendisine yol bulması, kendisini itaat eden varlık olmaktan çıkartmasıyla alâkalıdır.

    Kendi hayal dünyamızda yer verdiğimiz varlıkların, dış dünyadaki varlıklarla benzerliği şeklîdir. Allah’ın yarattığı o varlıkla şeklen benziyor olmak dışında bir ilgi de yoktur. Meseleye bir de görünüşünün aldatıcılığı ile hakikat’in inandırıcılığı açısından bakacak olursak, görüntünün aldatıcılığının insanları nasıl istenmeyen düşürdüğü olgusuyla karşı karşıya kalırız. Görünen, “görüntünün egemenliği”dir. Görüntü “hakikat”in tahtını işgal etmiştir. Hakikatte, biraz derine inildiğinde, insanın egemenliğini fark etmemek imkânsız olmaktadır.

    Özetle, Cenab-ı Hakk, varlıkları ve insanı halketmiş, insanı da ayrıca tasvir etmiştir. Bu tasvir işi de varlıklar arasında sadece insana has olarak gerçekleşmiş ve bu özel muameleden hareketle de insanlara sadece insanı tasvir işi yasaklanmış, tasvir can vermek gibi mütalaa edilmiştir.

    Ey insanlar, [​IMG] “Allah o bilen ve kudretli olan zattır ki, sizi ana karınlarında, nasıl dilerse öylece şekillendirir.”

    Hangi şekle isterse ona kor; yapınızı oluşturacak olan ve organizmanın ilk şeklini alan ilk şekillenen maddeleri, dilerse ana rahminin dışında, dilerse içinde şekillendirir ve kesinlikle bunları birbirine yönelterek, ana karnında biri iki, ikiyi daha çok yaparak çoğaltır. Bunları dilemesinin "kimya laboratuarın”da, dilediği duygular ve şekillerde süsler, her birini bir göreve atayarak ve devirden devre, tavırdan tavra geçirerek ince ince eler dokur ve her aşamada bir yeni bir gerçek katarak, şekilden şekle, halden hale geçire geçire saflaştırır/arıtır. Sonunda akılları durduran ince bir sanatla, bütün dokularınızı, kemiklerinizi, iliklerinizi, kıkırdaklarınızı, damarlarınızı, atardamar toplardamarlarınızı, kaslar ve sinirlerinizi organlarınızı ve uzuvlarınızı, duyularınızı ve algılama organlarınızı, revleri ve yararları ile birbirine bağlayıp düzenleyerek, tam veya eksik erkek veya dişi veya cinsiyeti karışık belirsiz, canlı bir insan şeklinde ortaya çıkarır. Dilerse tamamlar, dilerse eksik bırakır. Sizin böyle yaratılışınızı, bedenî ve ruhî varlığınız, bilen ve bilinen oluşunuzla gerçeğinizi oluşturan o maddî ma'nevî şekiller ve o haller, hep onun dilemesine bağlı olarak ortaya çıkan şekillendirişin bir sonucudur. Sizde o şekillerden bazı şeyler örneğini bulduğu zaman, kendinizi bilen ve çok çok bilen, birçok ilme sahip bilge bir kişi saymaya başlarsınız.

    Şimdi Allah Tealâ'nın bu şekillendirme ve var etmesinin nasıl olduğunu iyice düşününüz. Ana karnında "ceninin oluşumu konusuna aklınız ve fikrinizin yetiştiği kadarı ile bir bakınız. Bunun ne kadar çok ilim ilgili olduğunu kesinlikle anlarsınız. İnsanlığın algılama alanı olan yer gök içinde bağlı olabildiği bütün ilim ve sanatların Allah'ın bu şekillendirişi ile ilgili bulunduğunu düşündükten başka, bunun henüz gizlilik içinde bulunan nice ledünî/Allah katında olan ilimlerle de ilgisi bulunduğunu sonra bütün bunların sizin iradeniz dışında uygulandığını kabul edersiniz. Bir taraftan ta Hz, Âdem'in yaratılışına cins olarak benzemeniz ve bütün insanların yaratılışına kadar mertebe mertebe cins olarak benzemenizi ifade eden benzer ve genel şekiller ve haller, diğer taraftan kişisel belirliliği ve bireysel farklılığı ifade eden ve bir ikincisi bulunmayan özel ve kısmî şekil ve halleri, bakışlarınıza görünmeyen anakarnında, saniye saniye, devirden devre tavırdan tavra, peşpeşe gelen değişim içinde gittikçe artan bir yaratma ile sizin iradeniz dışında var edip size veriyor ve kısmen bilgi ve idarenize emanet de ediyor. Îsa da onun işte böyle anakarnında şekilledirdiği siz insanlardan birisidir, onun yarattığı bir varlıktır. İşte "Allah" denildiği zaman, ilk başta Hz. İsa da içinde olduğu halde, her birinizi ana rahimlerinde böyle var edip şekillendiren yaratıcı ve güzelce şekillendirici Allah'ı düşününüz ve onu anlayınız. Duyduklarınız, kitaptan okuduklarınız ve gözden geçirdiğiniz olaylar, deneyler ile bunu anladıktan sonra, varsa akıl ve mantığınızın bütün ciddiyyetini ve ahlâkın bütün adaletini takınarak düşününüz, o zaman şu bilgileri kesin bir şekilde elde edersiniz: Allah bütün gaybları en iyi bilendir; görünmeyen de görünen de onun bilgisi içindedir; her şeye yeten kudreti vardır, aciz kalmaktan uzaktır; irade ve dilemesi vardır. İstediğini yapar, dışında bir zorunluluğa mahkûm değildir.

    1- Şekil veren bu yaratıcının, olaylar olmazdan önce mevcut olan kuşatıcı ve sağlam bir ilmi var ki, bu ilme gizli kalabilecek hiçbir gizli ve görünmez şey düşünülemez. Allah'ın birliği iddiası altında bir "üçlü tanrı inancı" bilmecesi ile sırlı bir inanç diye gizlenmek istenen şirk ve inkâr da o ilme gizli kalamaz. Hazır bulunma ve bulunmama, yaratılmışların sonradan olma göreceli ve kısmî ilmi açısındandır. Dolayısıyla bilgileri, bilinenleri, gözleri, gönülleri, akılları, kalpleri, iradeleri ve fiiller yaratan ve yarattıklarını en ufağından en büyüğüne varmaya kadar bütün varlık düzenine bağlayan, onları biribirile anlaştırıp yaratılış gayelerine doğru yürüten bu şekil verici yaratıcı, yer ve göklerde zaman ve mekânda sendeliyerek dolaşan kör, serseri, bilgisiz ve gafil bir iş yapıcı değildir ki, kahr ve intikamı bilgisizce olsun. Size bir bilgi gelirse, ondan gelir. Onun böyle ana karınlarında şekillendirdiği ve daha yüksek ve özel seçim ve saflaştırma ile yarattığı peygamberlerin ve mesela bu arada Hz. Îsa’nın, doğru ile yanlışı ayıracak olan Kur'an'ın ve Kur'an sahibinin geleceği gibi, bazı gaybî konuları haber vermesi gibi şeylerin hepsi o Allah'ın bildirmesi ve öğretmesidir.

    2- Bu şekil veren yaratıcının, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir tam kudreti vardır. Öyle bir güç ve kudret ki yer ve göğü ile bütün var ve mümkün olan evren, atomları ve kütleleri ile elementleri ve bileşikleri ile maddî ve ma'nevî varlıkları ile hep ondandır ve onun emrine bağlıdır. Bütün madde ve kuvvet görüntüleri, hep o kudretin etkisinin görüntüsünden ibarettir. Tabiat, onun durmadan ve peşpeşe tekrar eden etkileri, doğada alışık olmadığımız olağanüstü haller de onun tek tek olan ve ay*nı tarzda olmayan etkileridir. "Tabiat kanunları" adı verilen aynı şekildeki haller ve olaylar zinciri, o kudretin hakimi değil mahkumudurlar. Bunlar onun peşpeşe gelen etkilerinden çıkan ve peşpeşe gelen şekillerin toplanmasıyla, benzer şekillerinin ifadesidir, bir yoldur. Örneğin yerküre üzerinde canlıların ortaya çıkıp yayılmasından sonradır ki “her canlı şekillendirilmiş bir ilk maddeden yani "protopilazma"dan çıkar» diye maddi hayat için bir doğa kanunu konulur ve konulurken şurası da bilinir ki bu kanun, ezelî değil sonradandır; çünkü dünyanın oluşmasından ve üzerinde canlıların ortaya çıkışından sonra başlamıştır. Şekillendirilmiş olan ilk madde (protopilazma), ezelî değil o zamandan bu zamana yavaş yavaş yaratılmakta ve şekillendirilmektedir. Ana rahminde şekillenen her insanın şekillendirilmiş bir ilk maddesi de yenidir. Bunun şekillenme kanunu, biyolojinin değil, ondan önce Kimya ve Fizik ilminin kanunlarındandır; hatta organik kimya ile inorganik kimya arasında sınır çizgisidir. Dolayısıyla şekillendirilmiş olan ilk maddenin şekillenme kanunu, ikinci ve üçüncü şekillenme kanunlarına bağlı değildir. Fakat bunun için de bir kanun var sayılsın ve bu varsayım ne kadar daha tekrar edilirse edilsin, kesinlikle bu şekillendirilmemiş bir ilk maddeye uygulanır ve her yeni bir şekil, yeni bir varlık olarak direkt gelir ve her birinin başında mutlak ve mutlak bu dimdik ayaktaki güç ve kudretin yaratıcı etkisi hükmünü yürü*rün Şekillenmemiş madde ise gerçekte yoktur, o da bu kudretin ortaya çıkıp görünmesine dayalıdır. Özet olarak "tabiat kanunları"//doğa yasaları" deyimi, etki edenin kim olduğunun değil, onun etki ediş yolunun ifadesidir. Tabiatlar çeşitli, ama tabiatın başlangıcı ve kaynağı birdir ki o da yaratma ve etki etmedir. Tabiat, hep aynı şekilde olan demektir ve bunun en genel kanunu "tekdüzelik kanunu”dur. Böyle iken tabiatların çeşit çeşit olması, özel veya genel, birbirine uymayan ve çeşitli olan tabiatlar diye ayrılması, gerçek sebep olan o Tek Kudretin tabiata hâkim olduğuna ve tabiî seleksiyon ve gelişmenin bu kudrete borçlu bulunduğuna kesin delildir. Dolayısıyla bu etkili ve şekillendirici kudret açısından ilk maddenin şekillendirilmesi, dıştaki hiçbir şarta bağlı değildir ve o kudretin karşılığı olacak hiçbir kudret yoktur, işte insanları ana karnında şekillendiren yaratıcı böyle bir ileri ve tam kudrete sahip bir hayy ve kayyumdur, dimdik ayakta olan bir diridir.

    3- Şekil veren bu yaratıcı, bu yaratma ve şekillendirmede mecbur ve zorunlu değil, fail-i muhtardır, yani dilediği gibi yapar. Kendisi zorlayabilir ve gerekli kılabilir, fakat zorlanamaz. Yaptığını, bilgisi ve iradesiyle yapar; dilediğine irade verir, dilediğine de vermez. Ana rahimlerinde insanları şekillendirmesi de sırf bu dilemesi iledir. Zeyd'e falan şekli, Amr'e falan şekli vermesi, her insana özel belirli bir şekil vermesi, önceki şartlara uymak gibi bir zorunluluktan, yaratıcı kudretin üstünde bir kader ve kudretin zorlamasından veyahut yaratıcı kudretin tek bir şekilden başkasını amaç edinme imkânı bulunmadığından değildir, iradesinin eseridir. Bu yaratma ve değiştirme ile saflaştırmadan saflaştırmaya geçen işte bu şekillendirmede, her yeni şeklin diğer bir şeklin peşinden gelmesi ve sonunda çeşitli şekillerden yeni bir şekil meydana gelmesi normal ve zo*runlu değil; sebepsiz ve failsiz de değil, ilim ve sonsuz kudrete sahip ve her olayda sonsuz şekil olasılıklarına ve yapıp yapmamaya kadir irade sahibi bir failin/öznenin seçiminin ve dilemesinin eseridir. Eğer böyle olmasa da normal ve zorunlu olsa idi, o zorunlu şekillerden serbest, isteğe bağlı ve hür işler çıkmaz; en basit bir örnekle, bir taş, yerinden koparı*lıp iki farklı gaye için kullanılamaz, tabiatlar farklı farklı olamaz, fen bilimlerinde, birbirine karşılık iki kanun bulunamaz, ilmin «varyete» yani çeşit*lilik ve farklılık dediği şeyler olamaz, bir kişinin tohumundan hem erkek, hem kız çocuğu olamazdı. Her şeyde ezelden ebede tekdüze bir süreklilik bütün manasıyla devam eder giderdi. Her ana rahmine düşen tohum mutlaka gelişir, tabiat kusuru denilen şeyler de görülmez ve hatta hayat denilen şey hiç de olmazdı. İyi düşünülürse anlaşılır ki tabiatın kusurları denilen ve Allah'ın tam ve mükemmel kudretine, en mükemmel düzenine zıt bir madde gibi ileri sürülmek istenilen şeyler bir noksan değil, tabi*ata, babanın ve annenin gerçek etkili olmadıklarını ve yaratıcının iradesini gösteren sanat şahitleridir.

    Tabiat kusurları, tabiatın gerekliliği ve tek düzeliğini durdurmak ve değiştirmek açısından bilgisizlik ve yanılmaları ve etkideki güçsüzlük ve eksikliğini gösterirken, ona karşı gerçek yaratıcının iradesini kanıtlarlar. Bunlar evrenin düzeni, Allah’ın kudreti ve ilim delilinin aleyhine değil, aksine kör tabiatın en büyük kanunu olan zorunlu tekdüzeliği bozan ve tabiatın yaratıcı ilk sebep olması teorisinin asılsızlığını göstererek, irade sahibi mükemmel bir failin/öznenin var olduğunu ortaya koyan en ileri şahit ve delillerdendir. Özet olarak ne kısmî tabiat, ne de genel tabiat tam ve asıl sebep değildirler. Bunların hepsi "fıtrat” ilk yaratılış" denilen bir ilk oluşun sürüp gitmesidir ve o "tekdüzelik", bizzat Yaratıcının kudret ve iradesinin sonucudur. Tabiattaki tekdüzelik kanunu, mükemmel bir sebep-sonuç kanununun emrine verilerek "irade kanunu" ile dengeli bir şekilde ele alınmadıkça gerçeğe ulaşılamaz.

    Hak Tealâ hem yaratıcı, hem baridir, yani sanatkardır; yarattıklarına verdiği ilk yaratılışı değiştirebilir. Kalıtım kanunu da bu temel üzerinden ele alınmalıdır. Olayların tekdüze devam etmesinde, şekillerin birbirinden ayrı olduğu halde aynı gibi görünen az çok bir benzerlik, yakınlık ve değişen bir tekdüzelik ile peşpeşe olmasına, aynen bir tekdüzelik ve geçiş gibi düşünülerek, "kalıtım" denilir. Bu, türün devamının, iyinin seçilmesinin, gelişme, yükselme ve düşüşün yoludur. Bunlar tam anlamıyla bir geçiş değil, bir yerini tutma ve yerine geçmedir. Yoksa hiçbir selection /seçme ve gelişme olamazdı. Bunun için kalıtım kanunu yalnız koruma ve sürdürme kanunu değil, aynı zamanda değişim kanunu ile de ilgilidir ve bu ikisi arasında kesin olarak değişmeyen bir şey varsa o da sebeb-sonuç kanununu devamıdır ve devamlılık/ölümsüzlük gerçekte Allah'ın sıfatıdır. "Sebep-sonuç" yani nedensellik kanununda değişim ve devamın beraber düşünülmesi sebebe bağlı sebepler açısındandır. Bunda mutlak devamlılık/sonsuzluk, gerçek sebep olan Allah'ın sıfatı; mutlak değişim de sebebe bağlı sonuçların sıfatları olmak üzere, gerçek sebep ile sonuçlar arasında uyumun ve birbiri ile ilgisinin birlikte düşünülmesi söz konusudur. Çünkü hiçbir sonuç sebebinden öne geçemez. Dolayısıyla kalıtım kanunu da, tekdüzelik kanunu gibi, sebeb-sonuç şeklinde sıralanmış bir olaylar zincirinin, birbirinin yerine geçerek devam etmesi esnasında ger*çek sebebin ölümsüz olduğunu ve seçme ve gelişme gösteren her değişiklik anında onun direkt ve iradî bir etkisi olduğunu gösterir.

    Özet olarak gerçekten etkili olanın etkisini verişi, kendinden bir şey kaybeden bir doğurma değil bir yaratmasıdır. Bunun için yaratıcıyı bilip tanımak, onun yaptıklarının düşünülmesinde değil, ilgilerinin ve etkilerinin kabulündedir. Doğurma da yaratmanın ortaya çıkma şekillerinden birisidir. Peş peşe gelen olaylar zincirinde her yeni şekil direkt bir yaratma anlamındadır. Kalıtım, bir yaratmanın diğer bir yaratmaya zorunlu olarak aynen geçişi değil, gerçek sebep olan tanrının yeni bir etkisine dayanan bir benzerliği ve bir çeşit onun yerini tutuşudur ki bu, değişme ve başkalaşmadan uzak değildir. Bir türe ait şekillerin sürekliği ve de*vamı, yükselmesi ve alçalması bununla olur. Bu oluşta önce gelende bulunan tamlık veya eksiklik ifade eden ikinci derece bir özellik, o türün sonradan geleninde asıl olabilir, fakat bu zorunlu değildir. Örneğin, firengi almış bir babanın çocuğu da firengili olduğu zaman, buna kalıtım denilir. Bu bir kere babadaki hastalığın aynıyla bir geçişi değil, çocukta onun cinsinden bir hastalığın direkt meydana gelişidir. Yani çocuğun şekil verilen ilk maddesinde birisi, ana rahminin dışında babanın sulbünde şekillendirilirken, onun içine aynen o hastalığın mikrobu değil, fakat o mikrobun da şekillendirilmiş ilk maddesi/özü katılmış bulunabilir. Fakat şekillendiren o Yaratıcı için bu katma, taa başta zorunlu olmadığı gibi, ikinci ve en son şekillendirmede de öyledir. Gözleri görmeyen bir baba*nın çocuklarının da kör olması gerekmediği gibi, firengili bir babanın çocuklarının da firengili olması zorunlu değildir. Şekil veren ve düzenleyen Yaratıcı, dilerse onu değiştirir ve farklı yapar, dilerse yapmaz.

    Yani yaratılıştan gelen kalıtım da, bütün tabiat kanunları gibi, olması da olmaması da mümkün olan kanunlardandır. Üreyerek çoğalma kanunu da bu kalıtım kanununa dahildir. Üretken yani çocuğu olan bir babanın çocukları da üretken olabilir de olmayabilir de. İşte "aslî günah" konusu da tamamen bu kalıtım kanunu ile ilgilidir ki bu ilgi, Hz. Âdem kıssasında da gösterilmiş idi. İşin başında Hz. Âdem'in o ilk yaratılışında, günah hiçbir zaman asıl olarak yoktur. Onda asıl olarak olsa olsa günah işleyebilme "potansiyel"i bulunabilir. Çünkü günah, isteğe bağlı fiillerde söz konusudur. Sonra tekrar ede ede ve alışkanlıkla bireyin "tabiatı/huyu" olabilir. Fakat Cenabı Allah her bireyin özel fıtratını/yaratılışını ana rahminde direkt şekillendirirken, babasındaki özel tabiatı, hastalığı ve günahı çocuğundan tamamen silerek peygamberler gibi günah işlemez olarak yaratmaya kadir olduğu gibi, dilerse daha sonra da affedebilir ve fiil ile sonucu olan ceza arasındaki sebep-sonuç bağlantısını kaldırır, fiilin hükümsüz bırakır veya fiilin suç olmasını kaldırır da, dün zararı, olanı yarın yararlı yapar. Dolayısıyla insanları ana karnında dilediği gibi şekillendirmeye/düzenlemeye kadir olan Allah Tealâ'yı yaratılıştan gelen günahı affetme ve bağışlamaya gücü yetmez kabul etmek onun aziz, yüceve kudretli oluşuna saldırıdır ve dimdik ayakta oluşunu inkârdır. İnkâr, en büyük günah olduğu halde kâfirlerden doğan kimseler bile bu günahtan çıkıp iman şerefi ile şereflenebilirler. Bu tevbe ve iman ile Allah Tealâ inkâr günahını bile affeder. Allah'ın intikamı, ısrar edenleredir.

    Allah böyle kuşatıcı bir ilim, en ileri bir kudret, etkili bir irade ile diri ve dimdik olan şekil veren/düzene koyan yaratıcı bir aziz ve hakimdir, mağlup edilemez galiptir ve alabildiğine hikmet sahibidir.

    [​IMG]“Bu azîz ve hakimden başka tanrı yoktur." Dolayısıyla onun Hz. Meryem'in rahminde şekillendirdiği Hz. İsa da ne tanrıdır ne de tanrının oğludur; o, Meryem'in oğlu ve Allah'ın yarattığı bir insandır. Fakat peygamberlik yaratılışı ile şekillendirilmiş ve düzenlenmiş bir insandır. Allah'ın onu Meryem'in rahminde bazı gaybî konulardan haber verecek veya bazı mucizeler gösterebilecek bir şekilde düzenlemiş ve Ruhu'l-Küdüs Cebrail (a.s.) ile desteklemiş olması, onu in*san olmaktan çıkarmaz, en fazla Hz. Adem'in halifelerinden/yerine geçen peygamberlerden biri yapar ve onun ilk şekillenen maddesinin mutlaka Meryem'in rahminin dışında yaradılması zorunlu olmadığı gibi, ne o şekillenen maddenin, ne de o ruhun, şekil veren hayy ve kayyum yaratıcıdan doğarak geldiğini düşünmek de caiz değildir. Çünkü doğmak, hem doğuranın içinde direkt bir şekillendirmeye dayanır, hem de doğuranın "kayyûm" oluşunu eksiltir. Hayy ve kayyum/diri ve dimdik ayakta olanın, eksik olması ve yok olması imkânsızdır. Her şüpheden uzak olan bu Allah'ın birliği ve yüceliği ile ilgili ayetler ve deliller var iken, bunları bırakıp da ilahî kitaplardan Tevrat'ı doğrulayıcı olan İncil'deki "baba" kelimesini, her ikisini doğrulayıcı olan Kur'an'daki [​IMG] "Ondan bir ruh"şeklindeki "müteşabih" ifadeleri ileri sürerek,'inkâra ve bile bile redde sapmamalıdır.

    Allah'ın kitaplarının bir anlaşılma ve yorumlanma yolu-usulü vardır: [​IMG] “(Ey Muhammed!) O ortak ve benzerden münezzeh/yüce, azîz ve hakîm olan Allah Tealâ'dır ki sana bu en mükemmel kitabı indirdi."Dolayısıyla bunun hikmete uygun şekilde anlaşılması gerekeceğini unutmamalıdır. [​IMG] "Bunun ayetlerinin bir kısmı, muhkem ayetlerdir."

    Cenab-ı Hakk’ın kullarından beklediği, kendisi gibi kul olanların tasvirlerine can vermek değil, tasavvurundaki iyilik ve güzelliklere can vermek, onları ete kemiğe büründürerek canlı varlıklar olarak sosyal hayata katılmalarını sağlamaktır.

    Hattabî; Musavvir, birbirleri ile tanışmaları için varlıkları değişik suretlerde yaratandır. Tasvir, planlamak ve şekil vermek demektir Allah insanı annesinin karnında üç evreden geçirmiştir. Bu evrelerin her biri birbirinden farklıdır. İnsan annesinin karnında önce bir kan pıhtısıdır. Sonra bir et parçasına dönüşür. Ardından bir şekil alır. İşte insan bu evrede şekil ve suretini kazanır. Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir. Müminun 14

    Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in aynaya bakıp yüzünü gördüğünde
    [​IMG]
    Şeklinde dua atiği mervîdir. “Yaradılışımı düzgün kılıp onu dengeli yapan, vechimin suretini ikram edip onu güzelleştiren ve beni Müslüman kılan Allah’ü Teâlâ:’ya hamdolsun.” Kenzulezkâr. Nevevî
    [​IMG]
    Kim suret ve ahlâk güzelliği, Saliha bir zevce ve cömertlikle rızıklandırılırsa, dünya ve âhiret hayırlarından verilmiş olur. Kenzülummal

    Sözlükte boru veya boynuz gibi üfürülen şey anlamına gelen SÛR kelimesi de aynı köktendir. Kıyametin kopuşunu belirtmek ve kıyamet koptuktan sonra bütün insanların dirilip mahşer yerinde toplanmalarını sağlamak üzere İsrafil (a.s.) tarafından üflenecek borudur. Gelmiş geçmiş bütün insanların suretlerinin içinde yer aldığı bir boru olduğu da söylenmiştir.

    Musavvir isminin Cenab-ı Hakk için ifade ettiği anlamlar;

    1-Varlıklardan hangisinin hangisine yöneleceğini ve yönelme sebeplerini belirleyendir.
    2-Varlıkların birbirlerinden ayrılmalarına sebep olan şekillerini onlara verendir.
    3-Varlıklar arasındaki sorunları sonuca bağlayandır.
    4-İnsanların ölüp kıyametin kopmasına ve insanların tekrar dirilmelerine sebep olacak sûr’u yaratan, katında tutan, seslenmesini sağlayandır.

    Peygamberimizin (s.a.v.) nasibi;

    1-Hâlik-ı zülcelâl’i musavvir bilirdi; Varlıklara şeklini veren, insanı suret sahibi kılan, düzgün yaratan…
    2-Allah’ın hakiki musavvir oluşunu/olduğunu gölgeleyecek bir anlayışa yol açacak, insanın insanı tasvirine karşı çıkar ve bunu yasaklardı.
    3-Gerçek varlıkların arasında ve onlarla beraber bir dünya oluşturur, suretlerin (imajların) gerçek varlıklara galip gelmesine (hayalin hakikati dünyadan sürgün etmesine) engel olmaya çalışırdı,
    4-Görüntünün (insanın idrakine çarpan görüntülerin) hakikatin tamamı olmadığını, hakikatin bir aysberg gibi görünmeyen tarafının görünen tarafından çok daha büyük olabileceğini anlatmaya çalışırdı, (Bu hususta en canlı örnek, Hz. Musa ile Hızır arasında geçtiği ifade edilen olaylardır.)
    5-Cenab-ı Hakk’a, her şey için hamdettiği gibi yüzünü=suretini güzel kıldığı için de hamdeder ve aynı zamanda bunun hamd edilmesi gerekli lutf-i ilâhî olduğunun fark edilmesini sağlamaya çalışırdı.

    Kulların bu isimden nasibi;

    1-Allah’ı yegane musavvir bilmek, O’ndan başka musavvir tanımamak,
    2-Allah’ın musavvir olduğunu gölgeleyecek davranışlarda bulunmamak,
    3-Suretlerimizi güzel kıldı için hamdetmek,
    4-İnsanların ve varlıkların bize yönelmelerini O’nun sağlayacağına, O’ndan başkasının (bilgimizin, tecrübemizin, sanatımızın, zenginliğimizin…) sağlayamayacağına inanmak,
    5-Hayalimizdeki suretlerin hakikatin bizzat kendisi olduğu yanlışına düşmemek.

    SVR kökünden, Kur’an-ı Kerim’de ayrıca bir tane de [​IMG] emri geçiyor. Bakara 260. Âyetinde Elmalılı merhumun tefsirindeki o bölümü buraya aynen aktarıyorum.

    Olma makamına erip, sonsuza değin Halilullah yani "Allah'ın dostu" olarak kalmaktan ibaret bulunduğunu ortaya koydu. Bu açık yalvarma üzerine, [​IMG]Allah, hayatın elde durmayan ve uçan bir şey olduğuna işaret ederek buyurdu ki,[​IMG] 'Öyle ise kuşlardan dördünü',-rivayete göre, "tayr" kelimesinin başındaki elif-lam, "bilinen o kuşlardan" anlamında "lâm-ı ahd", yani belililik takısıdır ve bu kuşlar, tavus, horoz, karga, güvercin veya kerkenez'dir- tut da,[​IMG] bunları çevir kendine doğru eğ, kendine çek.. [​IMG] fiili, Hamza'nın kıraetinde 'sad'ın kesresiyle [fe-sırhunne..],diğer kıraatlerde ise, ötüresiyle [fe-surhunne...] şeklinde okunur. Ötüre ile okunması halinde[​IMG] savr kökünden, kesre ile okunması halinde,[​IMG] sayr' kökünden gelir ki, ikisi de "meylettirmek//eğmek" anlamında birer kullanımdır. "Parça parça kesmek, kalıp kalıp kesip ayırmak" manalarına da gelir. Ötüreli okunuşu 'meylettirmek, eğmek', kesreli okunuşu da 'kesmek' anlamında olduğu da açıklanmış ve ayet iki şekilde de yorumlanmıştır. Fakat 'kesmek' anlamından çok, sonrasından da anlaşılacağı için, burada 'meylettirmek' anlamı yeterlidir. Meylettirme'nin, [​IMG]: ilâ[-e, -a] harfi cerriyle mefûle bitişmesi de, "kendine çekme, eğme" anlamını içerir veya gerektirir. Bunun için özet an*lam, 'Onları kendine meylettir, evir çevir kendine yaklaştır, özel şekil ve gerçekleriyle bil, tanı' demektir. Ki bununla, tutulacak kuşların nelik ve kimliklerini oluşturan kendilerine özel şekilleri iyice düşünülüp, algılanarak, hayat sırrına konu olan kendilerine özel gerçekleriyle tanınıp, İbrahim'in bilgisine katılmasının, gerçek şekilleri ve değişmez zatlarıyla İbrahim'in kendisine eklenmesinin, diriltme kudreti için bir şart olduğu gösterilmiştir. Bu şekilde tutulan kuşlar, hayat şekilleriyle İbrahim'in ilminde kesin yer alarak, İbrahim'in bizzat kendisine katılacak, İbrahim'in de Allah'a kendi seçimiyle tam bir dönüşü ve sığınması dolayısıyla, bu nokta, ölümden sonra diriltilecek ölülerin Allah'a geri döneceği ilkesine bir örnek oluşturacaktır. Bu olduktan sonra da, ilm ile irade arasındaki ilginin ortaya çıkması için, [​IMG]: ol! emrinin çok kısa bir an içinde tecelli etmesinden başka bir şey kalmayacağını anlamak kolay olur.

    İşte bu önemli kurallara uyarıda bulunularak buyuruluyor ki: Onları tut, kendine meylettir ve kendi varlığına bitiştir, kendilerine özel gerçekleriyle ilmine kaydet, kendine kat! [​IMG] Sonra onları, içinden parça parça incele, kısım kısım ayır ve her dağın başına bun*lardan bir parça koy,[​IMG] sonra çağır onları, Allah'ın izniyle, İlahi iradenin hükmü ve diriltme ortaya çıksın da,[​IMG] sana koşarak gelsinler.. [​IMG]Sen de şunu bil ki,[​IMG] Allah şüphesiz ki güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. Önce, bütün mümkün varlıklara üstün ve hakim olan ve hiçbir sebebe mahkûm olmayıp üstün gelinemez bir güç sahibidir. Bununla birlikte, fiilleriyle bunların sonuçlarını birbirine bağlamış, onlara da birbirlerinin sebep ve neticesi olma özelliği vererek, aralarına bir düzen ve sıra yerleştirmiş, bu nedenle nesnelerin parçalarını birbirlerine karşı bağlantısız ve ilgisiz bırakmamış, hepsinin arasındaki özel düzenler ve birbirine bağlı olan oranlar ile de kudretini göstermiş olan ve işlerin sonuçlarını ve eşyanın amaçlarını hakkıyla bilen bir hüküm ve hikmet sahibidir.

    Bu şekilde fiillerinin normal nedenlere ve hep aynı olan kanunlara dayanması, her birini olağanüstü yollarla var etmekten aciz olduğu için değil, her fiilinde sonsuz hikmetler ve yararlar bulunduğu içindir. Sebeplerin yaratıcısı olan Allah, ilk sebep ve en yüce yapıcı, en yüce etken olduğu için, hiçbir sebep yaratmayıp her fiilini doğrudan bir olağanüstülük olarak yapmaya da kadirdir. Fakat o zaman, fiilleri arasında kendinden başka hiçbir ilgi ve münasebet yönü, nesnelerde de bu mükemmel yaratılış ve sağlamlık bulunmazdı. Şüphe yok ki, yalnız illetlere ve sebeplere bağlı şeyler yaratmak başka, aynı zamanda o sebeplere bağlı sonuçlan bir diğerine, düzenli şekilde birbirine izleyen ve birbirine bağlı olan sebepler halinde bağlayarak yaratmak, yine başkadır.[​IMG] : ... dirilten ve öldüren; her şeye kadir olan (Bakara, 258, 259) Allah'ın ne gücü hikmetine aykırıdır, ne de hikmeti gücüne aykırıdır. Bütün sebepler ve bunların sonuçlarına hakim ve baskın olan gücü, onların hepsini durdurmaya da yeter. Sebeplere yönelindiği zaman, o dilemezse, hiçbir şey olmaz. Hikmetinden ötürü, sebeplere bir değer verdi diye, güç ve üstünlüğünü, yaratılmış olan sebeplere bırakıvermiş de değildir.

    İşte Allah böyle bir güçlü ve hüküm ve hikmet sahibi olduğu için, ölüleri de dilerse kendinden başka hiçbir sebebe bağlı olmayarak direkt diriltir ve dilerse hikmetiyle, hususi sebepler altında hayata kavuşturur. Her olguda, hem gücü, hem hikmeti görünür; bununla birlikte, ilk yaratma, izzetine/ilahi güç ve üstünlüğüne, ikinci yaratma ise daha çok hikmetine bağlıdır. Hikmetlerinin tamamından birisi de, kullarının iman ve seçimlerine de özel bir sebeplik (sebebiyet-i mahsusa) vermiş olmasıdır ki bu sebeplik, diriltme sırrına kadar çıkabilir. Ve bu sayede insanlar zorunlu bir dönüş ve zorunlu bir diriltiliş ile, önünde sonunda, kaçınılmaz bir yasama atılacakları gibi, isteğe bağlı bir geri dönüş ve isteğe bağlı bir ölümden sonra diriltiliş ile de, seçilmiş bir hayata ve hatta isteğe bağlı bir diriltilişe nail olurlar ki, din ve ahiret mutluluğu bunun içindir.

    Demek ki ayetteki,[​IMG] -her şeye kadirdir' ifadesi özlü/özet bir anlatım;[​IMG] 'güçlüdür, izzet sahibidir' ifadesi ve[​IMG] : hikmet ve hüküm sahibidir' ifadesi de o özetin detaylı anlatımdır. Hz. Uzeyr', özlü anlatım makamında, güç ve izzet sahibi olmanın hükmüyle zorunlu diriltmeyi, Hz. İbrahim, detaylı anlatım makamında güç ve hikmet sahibi olmanın hükmüyle, hem zorunlu diriltmeyi hem de seçmeye bağlı diriltmeyi öğrenmişti. O, Allah'ın dostudur.

    Bu açıklamadan anlaşılır ki, "Hazreti İbrahim bu emirlere uyup amacına erdi mi ermedi mi?" diye düşünmeye gerek yoktur. Gerçi bu noktayı ayet açıkça belirtmiyor, fakat bu emirler, ya o şeylerin olmasını sağlayan bir yaratma emridir veya yükümlü kılma emridir veyahutta insanın güçsüzlüğünün ortaya çıkmasını gözeten bir emirdir. Yaratma ile ilgili emir olması durumunda, bunun gereğinin hemen meydana geleceği konusunda şüphe yoktur. Yükümlü kılmakla ilgili emir ise, İbrahim'in bunlara aykırı davranması veya isyan etmesi söz konusu olamaz. Acizliğin ortaya çıkmasını amaçlayan bir emir oldukları hakkında ise hiçbir açıklama şekli ve delil bulunamayacağı gibi, ayetin akışı da buna aykırı*dır. Çünkü ayet, Cenabı Allah'ın, müminleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmasını ve diriltme kudretini örnekle gösterme ve Hazreti İbrahim'i övme bağlamında gelmiş bulunduğundan, sonuç olarak, 'Allah, İbrahim'i bu emirlerle aciz ve yoksun bıraktı' demek, açıkça asılsızdır. Bu nedenle, Hazreti İbrahim tarafından bu emirlere uyulup, ölümden sonra diriltme ve hayat vermeyi bizzat gözlemleyerek, kalbinin tatmin ve iç huzurunun fiilen gerçekleşmiş olduğu, sözün gelişinden bütünüyle orta çıkar ve bu konuda, önceki ve sonraki bütün müfessirlerin görüş birliği ve rivayetlerin de anlam birliği vardır.

    Bizce doğrusu şudur: Bu emirler yükümlü kılmakla ilgili emir olmakla beraber, yaratmayla ilgili bir emri de içermektedir. Hazreti İbrahim'in. Rabbine, mükemmel bir iman ile tam bir başvuru ve dönüş yapması, Allah'ın izniyle,diriltmenin nasıllıklarından bazısının kendisinden [de] meydanagelişini gözlemleyerek, kalbini huzura erdirmesine sebep olmuştur. Bir taraftan olağanüstü olaylarla dolu olan, diğer taraftan da en yüksek bilim ve hikmetle alakalı kanunları, şu iki kıssanın, insanı şaşkınlık içindebırakan yönlerinin tamamen açıklanması mümkün değildir. Bunlarda, Allah'ın "Kürsi”nin egemenlik tecellisi kadarı açık seçik ve bununla beraber, onun gibi kuşatılması mümkün olmayan ilahi bilgi sırları bulunmaktadır. Bunlardan, herkes derecesine göre nur tarafından bürünür; en genel olmak üzere şunu söyleyebiliriz ki: Bu ayet bize hiç söz ***ürmez bir kesin iman sırrını öğretmektedir: Hayatın gerçeğine dair gereği kadar ilim meydana gelir ve en yüce ilkeye bitişme gerçekleştirilirse, diriltme ve hayat vermenin, bir dileme meselesine, bir [​IMG] [ol!] emrine bağlı olacağı görülecektir. Bunu akıllarına sığdıramayanlar şu ör*neği düşünebilirler: Bir insan, kendisinde bilgi olarak şekli bulunan bir şeyi kalbinde dilediği gibi parçalasın, birbirinden ayırsın, parçalarını toz duman gibi her tarafa savursun, sonra dönüp yine kalbinden o şeye, önceki gibi aynen "gel" diye bir istemde bulunsun, o anda, Allah aksini dileyip ona bir unutma veya diğer bir arıza vermezse, derhal görür ki, o dağılmış parçalar kısa bir an içinde önceki gibi bir araya toplanır, gelir karşısına dikilir. İşte insanın ruh-psikoloji dünyada her zaman olup duran bu "hafıza ve zihninde yeniden hatırlama" işi bize bir varlık ve o varlık da bir dirilişi ve hayat vermeyi örnekler. Ve bizim ruhumuza göre sübjektif dünyanın görüntüleri, ilahi ilim ve iradeye göre sübjektif ve objektif bütün varlıklar dünyasının görüntülerine en açık bir örnektir. Bizim zihinsel formlarımızın değişimlerindeki çözülmeler ve birleşmeler, her gün bi*ze bu varlıkta binlerce ölüm sonrası diriliş ve hayat verme örnekleri sunarlar ki, bunların birçoğu istemimize dayanmaktadır. Her hatırlama, bir ölüm sonrası diriliştir. Bunlar bizim benlik "kürsî'miz olan kalp ve beynin hakimiyet alanıdır. Bütün sübjektif ve objektif dünyanın kürsîsi, gökleri ve yeri kuşatmış bulunan Allah Tealâ'nın ilim ve iradesi altında bulunduğundan, buna karşı ufuklar ve [sınırlar] düşünmek söz konusu olamaz.[​IMG]: "Bütün yer, kıyamet günü onun bir avucundadır; gökler de sağ eline dürülmüşlerdir" (Zümer, 67) ayetinin manasına göre, sübjektif ve objektif dünyalar, Allah'ın kudret avucu içinde dürülüdürler. Allah'ın diriltmesi ve hayat vermesi, bizim bir şeyi aklımızdan geçirmemizden daha hızlıdır; bundan ötürü bütün yaratılış alanındaki her şey onun bir 'kün'/’ol!" emrine bağlıdır Biz o emrin ilgi alanına girdiğimiz zaman, biz de onun hükmünü içimizde ve hatta dışımızda görürüz. Ve nitekim, dış âlemde yapabildiğimiz şeyleri de bu sayede yaparız. İşte Hazreti İbrahim, Allah'a dönmekle dostluk [Halilullah olma] makamında, yaratmayla ilgili bir emri içeren bu emirler üzerine o kuşları Allah'ın izniyle tutarak kendine çekip bitiştirebildiğinden dolayı, öyle bir kalp hayatına ve diriliğine ermiştir ki, zihnî ve sübjektif bir diriltme örneği üzere, bir isteme ile objektif bir diriltmeyi kendisinde gözlemlemeyi başarmıştır. Allah'ın yalnız diri değil diriltici olduğunu ve böylece yarattığını görmüş, hem güçlü, hem hüküm ve hikmet sahibi olduğunu anlamış, onun güç ve kudretine varlığını teslim ederek, hikmetinden "Halilullah" olmuş, zorunlu dönüşten sonra mecburi diriliş nasıl kesin ise, tam bir isteğe bağlı dönüş üzerine de isteğe bağlı dirilişin gerçekleşişini görmüş, bu sayede Nemrud'un ateşini söndürüp, gül bahçesi yapmıştır. Allah böyle bir dosttur, bütün işlerin yönetimini elinde bulundurandır ve peygamberlerin mucizelerinde ortaya çıkan olağanüstü olayların ve diriltmenin sırları, hep böyle demektir. Bunların düşünülebilmesini mümkün görmemek, kendisinin karşısındaki dış dünya gibi, Allah'ın karşısında da, ona ortak koşulanları, ufuklar gibi veya daha üstte bir şey saymaktan kaynaklanır ki, şirk ve inkâr da işte bu demektir. "Allah" derken, [öte yandan] böyle bir düşünceye girmek ise çelişkidir, bu çelişkiden çıkamayanlar ise, sonsuz olarak karanlıklara mahkûmdurlar. Bundan ancak Allah çıkarır, o da zorlayarak değil, iman ile çıkarır. Allah'a iman, aklın başıdır. Akıl, mutlaka bir başlangıç, bir ilke, bir tutamak arar. Onu, Hakk Tealâ'nın gücüne teslim edip, onun en sağlam kulpuna yapışmak, hikmetine uyulmalıdır. Din ve imanın, hikmet düzeni üzere ne büyük bereketler ve verimler ortaya koyacağı ve imanın ilkelerinden olan "ölümden sonra dirilme ve hayat verme”nin bütün türleriyle mümkün olduğu ve meydana geldiği, hayatın akışının bununla ayakta durduğu, sonsuz ahiret hayatının da bununla olacağı ve her ölüm sonrası dirilişte, ikinci hayatın, önceki hayatın ürünlerini taşıyacağından, sonsuz gelecekteki ahiret mutluluğunun, dünya hayatındaki birikimlerin -Allah'ın hikmetiyle- sonuçları olan ürünler gibi ortaya çıkıp gideceği ve bu nedenle, ölüm sonrası diriliş gününde ancak Allah'ın güç ve yüceliği egemen olurken, insanların, önceki hayatta dinin konusu olan iradeye bağlı fiilleri de, hikmet gereği, öne geçmiş bayağı sebeplerden olacağı ve o haldeinsanlar için ahiret âleminin sebepler değil, salt bir sonuçlar alemi olabileceğinden, onların ahirete, ahirette değil ancak dünyadan -Allah'ın emriyle- hükmedebilecekleri ve bunun için, [​IMG]: kendisinde, ne alım satım, ne fidye ve değiş, tokuş, ne dostluk, ne şefaat bulunmayacak.."(Bakara, 254) o dirilme günü gelmeden, kendi isteği ile o en sağlam kulpa yapışıp, Allah yolunda infakda bulunup cihad ederek Allah'a dönenlerin Allah'ın dostluğu ve yakınlığı sayesinde karanlıklar*dan nura ve kesin ölümden sonsuz kalıcı hayata nasıl geçecekleri ve bunları yapmayıp tâğûtların ellerine düşenlerin kendi kendilerine çok büyük bir haksızlık yapmış olacakları ötedenberi Hakk'ın apaçık delilleri ile hem haber verilmiş, hem kanıtlanmış, hem de anlatılan bu olaylar sayesinde gerçek akıl sahipleri eksiksiz aydınlatılmıştır. Allah'ın Kürsîsi'nden ortaya çıkan, din ve imanın ne olduğunu, ürünlerinin ve sonuçlarının neler olduğunu iyice açıklayıp aydınlatan, şüpheden uzak bu kesin delilleri, yukarıdaki, [​IMG] "Ey İman edenleri Kendisinde, ne altm satım, ne fidye ve değiş tokuş, ne dost*luk, ne şefaat bulunmayacak olan bir gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak ediniz" (Bakara, 254) ayetinin hüküm yönündensebepleriyle açıklanmasından başka, daha yukarıdaki hükümlerin ve özellikle,[​IMG] : "Kim Allah'a güzelce bir ödünç verirse, Allah da o (verdiğini) kat kat artırır.''(Bakara, 245) ayetindeki duyuru ve ilahi sözün ezeli ve ebedi kesin, şüpheden uzak güvencelerini de içermiş olduğundan dolayı, bu açıklamanın ona bağlı olduğunu göstermek için, güçlü ve hüküm hikmet sahibi olan Allah, diriltmenin nasıl olacağını göstermiştir.
     
Benzer Konular
  1. yosun
    Yanıtlar:
    0
    Okunma:
    2.288
  2. Nursena
    Yanıtlar:
    3
    Okunma:
    7.266
  3. Nursena
    Yanıtlar:
    2
    Okunma:
    5.290
  4. Nursena
    Yanıtlar:
    1
    Okunma:
    3.655
  5. Nursena
    Yanıtlar:
    0
    Okunma:
    2.601
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş

Misafirler bu sayfaya şu kelimeleri arayarak geldiler:

  1. musavvir ne demek kısaca