Kırımdan Gelirim Türküsünün Hikayesi Nedir?

Konu, 'Soralım Öğrenelim' kısmında feriha tarafından paylaşıldı.

  1. f

    feriha Yeni Üye

    Kırımdan Gelirim Türküsünün Hikayesi ni bilen varmı, varsa bilenler lütfen yardım edin lütfen hikayesini ekleyin.
     
  2. Murat

    Murat Yönetici

    Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman Han döneminin meşhur yeniçerilerinden Yatağan Refik rivayet eder ki Bahçesaray’da doğmuş, üç yaşında iken demirciliğin ve bilhassa kılıç dövmenin bin bir sırrına mazhar olmuş Sinan Ali Efendi denen bir zat, tarih bin beş yüz yirmi altıyı göstermekte iken cihana gözlerini açmış, çığlıklarını salıvermişti.

    Kırım’dan gelirim gelirim
    Adım da Sinan’dır hey aman
    Kılıncımın suyu yar suyu
    Kandır da dumandır hey aman

    Kırım’dan gelirim gelirim
    Atım da araptır hey aman
    Gizlenme Nemçe ru Nemçe ru
    Sinan da buradadır hey
    Meydan da burdadır hey
    Halin de haraptır hey aman.



    Kırımlı Sinan’ın babası Nadir Efendi Yavuz Sultan Selim döneminde ilk tüfenklerin kullanımıyla derin bir yas tutmaya başlamış, daha o günden zamanla sanatının sona ereceği endişesine gark olmuştu. Haksız sayılmamakla beraber en küçük oğlunun yıllar sonrasında bu sanatı tekrar tüfenklere yeğ tutacak bir ustalıkla bezeyeceğinden habersizdi. Sinan adını verdiği oğlu bir yaşında ilk adımını attığı demir ocağından bir daha ömür billâh çıkmayacak, babasının her bir hareketini hafızasına kazıyacaktı. İki yaşındayken dokunduğu kızgın demirin elini yakmadığını, hatta dokunuşuyla sakinleşip soğuduğunu fark etmiş, üç yaşında ikense babasından gizli, ufacık bir çekiç ile ilk hançerini dövmüştü. Aradan geçen birkaç gizli saklı çalışma senesinin ardından babası da oğlunun kılıç dövmedeki hünerini keşfetmiş, fakat hiçbir zaman kızgın demiri soğutuşunu izleyememişti. Kılıca çifte su vermek yerine destanlar anlatıyor ve bu süre boyunca elini demirin üzerinde gezdiriyordu. Kılıçların üzerine dövdüğü küçük at şekilleri zamanla ordu içerisinde, bilhassa akıncılar arasında demir ustası adına birçok efsane doğurmuştu. Kimileri bu ustanın da akıncılardan birisi olduğuna and içiyor, hatta bu hususta Kuran’a el basabileceğinin sözünü veriyordu. Söylentiye göre bu akıncının boyu kılıcınınki ile birdi ve üç arşındı. Bir karış genişliğindeki kılıcını her bir çalışında birkaç küffar kellesi havaya uçuşuyor, bu hızlı ölümü gören diğerleri ise tabanları yağlıyordu. Bir başka rivayet ise demir ustasının padişahın kılıçlarını da dövdüğü ve hatta Sultan Süleyman’ın bizzat demir ocağına gidip kılıcın dövülüşünü izlediği yönündeydi. Haksız olmayan tarafı Kanuni’nin en son kılıcının gerçekten de Kırımlı Sinan elinden çıktığı olan bu rivayeti ise bir gerçek izliyordu. Yatağan Refik Safevilerle yapılan bir savaşta generallerden birinde gördüğü Japon kılıcından sebep korkuya kapılmış, demirleri kestiği bilinen bu kılıç sahibinden uzak durmak gayretine düşmüştü. Gerçekten de Nejat isimli bu generalin kılıcı neredeyse efsaneleşmiş bir demir ustasının, Hanzo namındaki o şeytanın dövdüğü katanalardan birisi idi. Ne var ki savaşın şiddeti bir anda Refik ile Acem generalini karşı karşıya getirmiş, iki kılıç birbirine doğru hamle etmişti. Katananın ikiye bölündüğünü gören Nejat’ın şaşkın yüzü hemen ardından bedeninden ayrı düşmenin acısıyla burkulmuş, Refik ise savaşın seyrini değiştiren bu ölümden heyecana kapılmıştı. Savaşın sona erişiyle birlikte bu kılıcı döven kutlu zatı görme derdine düşüp söylentilerin iziyle Kırım yolunda at sürmüştü. Sinan Ali Efendi’nin kılıçlarıyla ilgili bir efsane ise sofu Müslümanlara karşı çekildiklerinde çatlayıp kırılmalarıydı. Sanki her bir kılıç bir ruha sahip idi de hasmını evvela tanıyor ardından keskinliğini ayarlıyordu. Kim bilir belki de General Nejat’ın kılıcını kesişi de tam bu şekilde olmuştu. O içinde şeytan barındıran kılıcı gördüğü anda Refik’in kılıcı kat be kat keskinleşmiş, hınç ile dolmuştu. Yatağan Refik Bahçesaray’a gidiş kararı aldığında vezir-i azam İbrahim Paşa kendisine demir ustası Sinan Ali Efendi’ye verilmek üzere bir padişah fermanı vermiş, ömründe ilk kez ulaklık edecek olan yeniçeri ise bu ustanın ehemmiyetini daha çok kavramıştı. Sinan Ali Efendi daha kapısında savaş atı olduğu her halinden belli olan Arap atını gördüğü anda binicisinin bir yeniçeri olduğunu kavramıştı. Bakışları yukarı kayınca bütün heybetiyle dimdik duran askerin tahmin ettiği gibi bir yeniçeri olduğundan emin olmuş oldu. Yeniçeri bakışlarını bir müddet üzerinde gezdirdikten sonra “Sinan Ali Efendi’yi arıyorum” demişti. “Gelin içeri geçip birer kahve içelim, Sinan benim” cevabını aldığı anda attan atlayıp henüz yirmi yaşında olan delikanlının elini öpmeye davranan adam ancak birkaç denemeden sonra vazgeçmiş, kahvesini içmek için demir ocağına girmeye razı gelmişti. Uzunca bir müddet konuşmanın ardından Sinan Ali Efendi kılıçlarının hünerlerini ilk kez dinlemenin heyecanıyla sevince gark olmuş, Yatağan Refik ise bu büyük ustanın gençliği karşısında hayretlere düşmüştü. Dahası genç yaşına rağmen usta tam anlamıyla bir sofu idi. Neredeyse her cümlesine Allah’ın adıyla başlayıp sonunu da inşallah ile tamamlayacaktı. Her bir kılıcın sahibiyle olduğu kadar döveni ile de alakası bulunduğu demek ki bir muhakkaktı. Kılıçların sofu Müslümanlar karşısında paramparça oluşları işte bu sebepten olsa gerekti. Muhabbetin sönükleştiği, efsanelerin suskunlaştığı bir anda Yatağan Refik padişah fermanını hatırlayıp Sinan Ali Efendi’ye sunmuştu. Kanuni Sultan Süleyman Han, demir ustasının Nemçe illeri üzerine düzenlenecek sefer için gönderdiği yeniçeri ile birlikte Balâtun’a göçmesini, ocağını da oraya taşımasını emir buyuruyordu. Böylelikle sefer-ü hümayun boyunca kendilerine kılıç dövecek, ayrıca kılıç döven diğer ustalara da hünerini öğretecekti. Kızgın demiri elle soğutmanın öğretilebilecek bir yanı olmadığını elbette söyleyemeyeceğinden emri kabul eden Kırımlı Sinan’ın hazırlanıp da yola koyulması için bir hafta kadar müddeti vardı. Ordu-yu Hümayun gelmeden evvel Balâtun’a yerleşmesi, kılıçlarını dövmeye koyulması gerekmekteydi. Uzun boyu, ince, badem yağıyla burulmuş bıyıklarıyla Sinan Efendi de bir yeniçeri kadar olmasa da yapılı idi. Kılıç kullanmayı bilmemesine rağmen bebekliğinde dövdüğü hançer ile oldukça hünerli olduğu çevresince malumdu. Egzersiz olsun diye ok atar, at binerdi. Yatağan Refik’in yoldaşlığı boyunca da birtakım kılıç hünerleri edinmiş, bu hünerlerinin bir kısmını da oğlu Cahit ile paylaşmıştı. Karısı Maide Hatun her ne kadar çocuğunun bu yaşından küçük kılıçlar tutmasına razı değilse de sesini çıkartmamış, Balâtun yolculuğu boyunca çaldığı udu ile gönülleri şen tutmuştu. Ne var ki yolculuklarının nasıl bir dönüm noktası olduğu konusunda hiçbir fikirleri yoktu. Demirci ocağını kurup ordu-yu hümayunu beklemeye koyulduklarından bu yana sık sık akıncılar tarafından ziyaret edilmiş, yalnız bırakılmamış olan Sinan Ali Efendi ve ailesi pek tabi Nemçe casuslarının dikkatini çekmiş idi. Biraz araştırıp soruşturma sonucunda açıkça öğrendikleri üzere bu demirci, anda Devlet-i Aliyye’yi Osmaniye için bir velinimet, bulunmaz bir usta olduğundan sonunun getirilmesi şart olmuştu. Hele bir de geç kalınır, Sultan Süleyman’ın ordusuna ait öncü kuvvetler yetişene kadar bu iş hallolmazsa şüphesiz diğer demirciler de bu hünerden payına düşeni alırdı. Tam olarak bu sebeplerle evi izlemeye koyulan Nemçe erleri sınır kasabası etrafında akbaba gibi dolaşmaya başlamışlardı. Nitekim çabaları çok geçmeden, henüz ikinci gündeyken sonuç vermişti. Kasabanın akıncıları son sürat toplanıp baskın için at sürmeye koyulunca Nemçeli gözcü hemen yetişip arkadaşlarına haber etmiş; sekiz kişilik çete bozması, yalnız kalan kasaba halkına zulmetmek için eğerlere atlamıştı. Hesapta olmayan şey ise Sinan Ali Efendi’nin akıncılarla birlikte at sürmüş olması idi. Asıl amaç baskın değil, civarda olduğu bilinen bir güruh Nemçe askerinin aranması olduğundan demir ustası da akıncıların arasına karışmıştı. Son hızla demir ocağına dalan Nemçe erleri ustayı bulamayınca köpürmüş, karısı ve oğlunu kılıçtan geçirip ocağı ateşe vermişlerdi. Sinan Efendi Nemçe erlerinin kasaba yakınlarında görüldüğü bilgisini aldığı anda atını dörtnala evine doğru sürmüş, dumanlar içinde kalmış ocağı gördüğünde yüreği atmayı kesmişti. O haliyle dahi yaşamaya devam edişini kendi kendisine anlamlandırmaya çabalıyor, fakat bir neden bulamıyordu. Atından ağır adımlarla inip de ocağa girdiğinde tüm vücudu beyaza kesti. Çocuğunun ve Maide Hatun’un cesetleri yerde, kendi kanlarından oluşan bir gölde yatmaktaydı. Akıncılar peşinden yetişmiş, yanmakta olan evi söndürmeye çabalıyordu. Kan kokusu ve duman dört bir yanı basmış gibiydi. Hiç mi hiç farkında olmadan yanmakta olan ocaktaki kızgın kılıcı eline aldı. Karısının ve çocuğunun kanlarına, duvarlardan akın akın gelen dumanlara bulanmış elini kızgın demirin üzerinde gezdirirken intikam yeminleri ediyor, lanetler okuyordu. Kılıç soğudukça koyu kırmızı bir renge çalmış, nefretle, sönük bir ışıltı yaymaya koyulmuştu. Dört bir yanını saran akıncılar kolundan tutup ***ürmeselerdi ocağı tepesine yıkılıp ailesiyle birlikte can verecek olduğunu çok sonra fark edecekti. Baygınlığı geçtiğinde tütmekte olan yıkık ocağın bir mezar taşına benzediğini fark etmiş ve hıçkırıklara boğulmuş olan Sinan Efendi’yi o günden sonra sofu olarak tanıyan kimse olmamıştı. Aksine evvela Kırım’a geri dönen demir ustasını her gören yanından uzaklaşmak için çaba ediyordu. Yatağan Refik’in söylediği kadarıyla önüne gelen bütün Nemçe askerlerini dirhem acımaksızın öldürmekte, cesetlerini ağaç dallarına asmaktaydı. Yalnızca bununla da kalmamış, akıncıların arasına katılmıştı. Pek fazla sesi çıkmıyor, başına buyruk davranıyor olsa da hüneri bilhassa korkusuzluğu kısa sürede dillere destan olmuştu. Demir ustası Sinan Efendi’den Akıncı Ali Bey doğmuştu. Akıncılar içinden Beyzade Muzaffer’in rivayet ettiğine göre Ali Bey’in kılıcını gören Nemçe erleri henüz savaşa atılmadan dönüp kaçmakta idiler. Bu da elbette siyaha çalan kırmızı kılıçlı bir akıncı efsanesinin Nemçe erleri arasında nam salmış olmasından kaynaklanıyordu. Ordu-yu hümayundan korkmamış olan erler Sinan Ali adını duyduklarında odalarının pencerelerini kapatıyor, fısıltıyla konuşmaya başlıyorlardı. Hiçbir er yalnız başına yolculuk etmez olmuştu. İşte tam olarak da bu yüzden bu Nemçeli katilinin doğmasına sebep olan sekizli de her daim bir arada geziyor ve tetikte kalıyordu. İşte bu sekiz melun erden daha evvelinde demirci ocağına saldırmalarına sebep olmuş olan gözcü şimdi de karşısından gelen, bir yerlerden anımsadığı fakat tam olarak kim olduğunu bilemediği adama bakmakta idi. Gelenin bir Osmanlı eri olduğuna hiç şüphesi yoktu. Bu sebeple, elçi değilse birazdan öldüreceklerinden de adı gibi emindi. Yedi arkadaşı ardında kalan ağaçların arkasında pusu kurmuştu. Osmanlı eri Arap atını salındırarak yanına geldiğinde Nemçe eri elini kaldırmış durmasını işaret etmişti. “Kimsin? Nereden gelirsin?” “Kırım’dan gelirim. Adım Sinan’dır” Bu cevap Nemçe erinin dizlerini titretmeye yetmiş de artmıştı bile. Henüz kılıcına davranırken Akıncı Ali Bey’in kara kılıcı havada kavisli bir yay çizip boynunu bedeninden ayırmıştı. Osmanlı akıncısı diğer yedi adamın da ağaçların ardında olduğunu biliyordu. Ailesinin kanıyla, ocağının dumanıyla soğumuş kılıcı huzursuzlukla kıpırdanıyor, intikamını almak için sabırsızlanıyordu. Sinan Bey ağaçlıklara doğru dönüp tüm gücüyle bağırdığında dahi kılıç hücum etmek çabasındaydı: “Siz de duydunuz bilirim. Kırım’dan gelirim, adım Sinan’dır. Kılıcım katlettiğiniz yârimin kanındandır, kandandır, dumandandır. Gizlenmeyin Nemçe’nin erleri, meydan burada, Sinan buradadır. Haydi, çıkın pustuğunuz yerlerden bre, gelin bakalım görün ölüm nasılmış.” Sesler ağaçların arasından yükseledursun Nemçe erleri sayıca üstünlüklerinin kendilerine yeteceğini ümit ederek meydana çıkmaya koyulmuşlardı. Osmanlı eri Arap atından inmiş, düşmanlarının oluşturduğu çemberin ortasında kalmıştı. Kılıçtan az önce kestiği Nemçe erine ait olmayan, belki de gerçekten yârine ve oğluna ait olan kan damlıyordu. Çember daraldıkça sağ kalma şansının azaldığını bilen Ali Bey hızlı bir adımla kendisini hasmının kılıç mesafesinden de içeride bırakacak kadar yakınlaştırmış, ardından tek bir hamleyle rakibinin bir ümitle kılıcını savuran kolunu kesmişti. Acıyla haykıran adamı yakasından tuttuğu gibi ardına fırlatınca kısa bir şaşkınlık anı oluşmuş, bu kısacık zamandan istifade eden Osmanlı eri en yakınındaki hasmını da tek bir kılıç hamlesiyle diğer dünyaya göndermişti. Beş dakika içinde üç arkadaşını kaybeden Nemçe erleri şaşkındı. Sayı üstünlükleri sürdüğü halde yeteneklerinin üstün olmadığını kavramışlardı. Şimdi uzaktan ok atmadıkları için içten içe hayıflanmakta, sonlarını beklemekteydiler. Kızıl, siyaha çalan kılıç beş kez daha savruldu… Kırımlı Sinan Ali Efendi, sekiz Nemçe erinin sekizinin de son nefeslerini vermesi ile birlikte kılıcındaki son kan damlasının da akıp gittiğini görmüş, kala kala çatlamış, kırılmak üzere olan demir parçası ile kalmıştı. Hafızası son hızla evin yanışını gördüğü o ilk ana dönüverdi. Atının üzerindeyken kalbinin atmaya bir son verdiğini, fakat nedense yaşamayı başardığını anımsadı. Artık yaşamasının bir nedeni kalmamıştı. Çocuğunun ve karısının son damla kanları da toprağa karışıp huzura erdiğine göre ruhu da atmayan kalbe sahip bu bedeni terk edebilirdi. Şahadet getirip kıbleye döndü ve gözlerini kapadı.

    ALINTI
     
Kutucuğu Tıklayın:
Taslak kaydedildi Taslak silindi

Sayfayı Paylaş