İskilipli Atıf Hoca Biyografi-İskilipli Atıf Hoca Kimdir?

Konu, 'Önemli Kişilerin Biyografileri' kısmında Almira tarafından paylaşıldı.

  1. A

    Almira Yeni Üye

    İskilipli Atıf Hoca



    Vikipedi özgür ansiklopedi





    İskilipli Atıf Hoca



    Türk din adamı (d. 1875 / 1876 - ö. 1926)

    Şapka Kanununa muhalefetten İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak 4 Şubat 1926 tarihinde idam edildi. Hayatını anlatan bir film[1] çekilmiştir. Frenk Mukallitliği ve Şapka isimli bir eseri vardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarının sembol yazarlarından Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam kitabında kendisinden bahseder ve haksız yere öldürüldüğünü savunur.

    Atıf efendi 1292 hicri (1875 / 1876 Miladi) senesinde Çorum’un İskilip kazasının Toyhane köyünde dünyaya gelmiştir.

    Annesi Mekke-i Mükerreme'den göç etmiş Ben-i Hattap aşiretinden dedesi Hasan Kethüda efendinin himayesinde yetişmiştir.







    Tahsil hayatı



    Büyük babası Hasan Kethüda efendinin himmetiyle (yardım ertesi sene Fatih Camii'nde ders vermeye başladı.

    Bu arada Dar-ül Fünûnu (İstanbul Üniversitesi) İlahiyat Fakültesine girdi ve 1905’te buradan mezun olarak Kabataş Lisesi Arapça muallimliğine (öğretmenliğine) atandı.

    Mehmed Atıf Efendi fazilet yemişleri vermeyi sürdürdü.

    Meşihat–ı İslamiye dairesinde (İslâmî işlerin ilmî meseleleri ile uğraşan devlet dairesi) bulunan ders-i âmların (Asistan) mağduriyetini giderme konusunda yaptığı çalışmalar üzerine devrin Şeyhülislam’ı tarafından Bodrum’a sürüldü. Üzerinde yoğunlaşan baskılar yüzünden Kırım’lı İbrahim Tali efendinin pasaportu ile gizlice Kırım’a geçti. Kırım’dan Varşova’ya kadar gitti.. Meşrutiyet’in ilanından bir hafta evvel İstanbul’a geri döndü.

    1910’da medreselerin genel müfettişliğine getirildi. Bu sıralar Sebilürreşad Kırım evkaf nazırlığı (vakıflar bakanlığı) tekliflerini nazikçe geri çevirdi.

    Rivayete göre Japon büyükelçisi Uçida kendisini ziyaret ettiğinde bu arada Japonya’yı da fethederdi.”

    Bilahare (daha sonra) Çorum’dan mebus (milletvekili) adayı oldu. 31 Mart olayında bir hafta tutuklu kaldı. Suçsuz olduğu tebeyyün edince (ortaya çıkınca) serbest bırakıldı. İttihatçıların entrikaları ile5 yıl sürgün hayatı yaşadı.

    Sinop sürgününün canlı şahitlerinden emekli imam Cevdet Soydanses bey eli kalem tutardı. Bu sürgünden sonra İstanbul’a dönmüştü.”

    Bahsi geçen iki hadisede de resmi makamlar suçlu olmadığının anlaşıldığını ifade etmişlerdir.

    1919 yılında Dar-ül Hilafet-i Âliye (Yüce Hilafet Merkezi) medresesi İbtida-i Dahil umum müdürlüğü ve Medreset-ül Kudat’ta (Hakimler okulu) Hikmet-i Teşriiyye (kanun yapma hikmetleri) dersi müderrisliğine getirildi. Bu yıllardan itibaren Atıf Hocanın şöhreti iyice arttı. 21 Ocak 1926 tarihli Ankara İstiklal Mahkemesi zabıtlarında Reis Kel Ali bu durumu şöyle ifade etmekte ve idam konusunda bize bir ipucu vermektedir: “Fatih'in en tanınmış bir hocasıdır.”



    Cemiyet hizmetleri



    Atıf efendi içine kapalı geliri donanma cemiyetine bağışlanmak üzere kaleme aldığı “Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Bahriyenin Ehemmiyeti Ve Vücubu - Şeriata göre Deniz ve Kara kuvvetlerinin önemi ve gerekliliği” adlı eser o sıralar çok takdir toplamıştı.

    19 Ocak 1919’da Mustafa Sabri aldığı bir karar gereği ismini Teali-i İslam’a (İslamı yüceltme) çevirdi ve halka açıldı. Mustafa Sabri beyin Şeyhülislam olması üzerine cemiyetin başkanlığına getirildi.

    Tahir-ül Mevlevi bey Atıf Hocayla ilk tanışmasını şöyle anlatıyor:“Fatih ders-i âmlarından İskilip’li Mehmed Atıf efendi 1336 (1920) tarihlerinde İbtida-i Dahil Medresesi umum müdürlüğüne getirilmişti ki ben de orada müderris bulunuyordum. İttihat hükümeti tarafından nefy (sürgün) edilmiş ve birkaç sene sürgünde kalmış olan Atıf Efendi'yi o vakte gelinceye kadar tanımıyordum. Kendisi ile vazife sebebiyle görüştüğümde “Cemiyet-i Müderrisin” adı ile teşkil eylemiş (kurmuş) olduğu cemiyete benim de dahil olmamı (katılmamı) teklif etti.”



    İşgal günleri



    Memleketin kara günleriydi... Payitahta (başkente) düşman çizmesi girmiş talih zebundu (acizdi)”

    İzmir’in işgali üzerine Teali-i İslam Cemiyeti bir protesto beyannamesi neşretti.

    1922 yılı Ramazan ayında Saray’daki Huzur derslerine muhatap olarak katıldı. Huzur dersleri Ramazan aylarında ve kendisine soru sorulursa cevap veren hoca efendilere ise “muhatap” denirdi. Bu gelenek 1922 yılında son bulmuştu.

    Fakat tam bu sıralar cereyan eden bir başka hadise bu beyanname Hocaefendi’ye karşı güdülen kinin mühim bir amili (sebebi) olarak zihinlerde kaldı[2].

    Atıf Efendi merhum hocamız bazen muhataplarına çok sert bir üslup kullanmıştır. Mesela meşhur İslam seyyahı ve alimi Abdürreşit İbrahim hakkındaki “Bir Müçtehid Taslağının Dalalet Ve İdlali (sapkınlığı ve azgınlığı)” adlı yazısında olduğu gibi…

    O onun İbn-i Teymiyye’den alıntılar yapmasına engel teşkil etmiyordu. Ona göre güzel bir fikir kimden gelirse gelsin alınır ve sahip çıkılırdı.

    Özelikle modernist düşüncelerin Osmanlı ülkesinin saçaklarını sardığı bir zamanda engin bilgisiyle bunlara karşı dimdik durdu. Şimdilerde memlekette cirit atan bir grup modernist ilmilik yaparak meşhur olmak isteyen zavallılar o zaman da vardı. Ama karşılarında Atıf Hoca ve emsali çetin ceviz ulemayı bulmuşlardı. Beyan-ül Hak dergisinde bir yazısında Atıf Hoca bunlar hakkında şunları yazıyordu:

    “Vakıa şimdiye kadar İslam dini aleyhinde hasımlar (düşmanlar) tarafından hücumlar olmuş ve bu konuda pek çok küfür ve hezeyanlar neşredilmiş ise de hezeyan ve fesatlıklarla İslam dininin yıkılmasına çalışılıyor.

    Zamanımızdan ikinci zümreden olmak üzere bir takım müçtehid Müslümanları zehirlemekte olduğu maalesef görülmektedir. Nitekim bunlardan evvel birisinin de hakkında nass varit olan (hakkında ayet ve hadis ile hüküm verilmiş) kurban meselesinde içtihad hülyasında bulunduğu malumdur.[3]”

    1923 yılında yayınladığı “Tesettür-ü Şer’i” (dini örtünme) ve 1924’de neşrettiği “Din-i İslam’da Men-i Müskirat” (islamda içki yasağı) adlı eserleri ile “Atıf Efendi Kütüphanesi Neşriyatından” adıyla yeni bir serinin telifine başladı. Bu seriyi 10 sene içerisinde 50 kitaba ulaştırma azmindeydi. Üçüncü eser “Frenk Mukallitliği -batı taklitçiliği- ve Şapka”dır. Dikkat edilirse üç eser de devrin idaresini rahatsız edecek cinstendir ve devam etmesine meydan verilmemiştir.



    Eserlerinden seçmeler“Ehl-i Sünnet vel cemaat mezhebi haktır. Bundan başka mezhepler hep batıldır. Doğru değildir. Ehl-i Sünnet vel cemaat itikadı doğru yol olup bu itikatta olanların itikatlarında bozukluk yoktur.”
    Osmanlı devletinin kuruluş sıralarında fevkalade durumlarda sancak beyleri ve Ocak ağaları gibi milletin ileri gelenlerin görüşleri sorulur ve ona göre hareket olunurdu. Sonraları sultanların istibdatlarını ve onların keyfi muamelelerini de kaldıramamıştır.”
    Zulüm üç kısımdır:
    Allah Teala'ya karşı icra olunur: Küfür(İnkar) İsyan gibi…
    Halka karşı icra edilir: Halkın canlarına mallarına ve sair haklarına tecavüz gibi…
    Kendi şahsına karşı yapılır: “Bir şahsın nefsi arzularına kapılarak dünya ve ahirette nefsi için zararlı hâl ve hareketlerde bulunması gibi…
    Tesettür-ü Şer’i gibi dini hükümler ticaret ile hasıl olmuş olur. Halbuki tesettür-ü şer’i buna mani değildir.”
    Atıf Efendi Osmanlı medreselerinin gerileme sebeplerini bir yazısında şöyle sıralıyor:
    Osmanlılar zamanında daha semereli olan mütekaddimin ve eslaf mesleği yani ilmi şubelerinde birinde ihtisas kesbetmek usulünün terk olunması…
    İlmin kaynakları mesabesinde bulunan eslafın eserlerini terk ve ihmal ederek müteahhirin ulemanın kısa ve muğlak kitaplarının medreseler programında kabulü ile maksatlarını anlamak için şer
    Ulum-u aliye (alet ilimleri denilen dilbilgisi dersleri) ve ibarelerin lafızlarının tahlilleri ile lüzumundan fazla vakit harcanıp
    İlmiye mensupları maişetçe darlığa düçar olup
    İbn-i Kemal Ebu Suud merhumlar ile bazı emsallerinden sonra riyaset ve idare-i ilmiyeyi ihraz ile ilmiyenin mukaderratını tedvir edenlerin ehliyetsiz ve ilmiye mesleğine ruh verecek kabiliyetten mahrum olmalarıdır.
    Ashab-ı Kiram hazretleri de rızkını talep konusunda son derece gayret gösterip de kendi el emeklerini yemeye ehemmiyet verirlerdi. Bu cümleden olarak Aşere-i Mübeşşereden Zübeyir bin Avvam hazretleri Cenab-ı Hak'tan yüz çevirmiş sayılmaz.”
    Frenk mukallitliği ve şapka



    Atıf Hoca 1924 yılında "Frenk mukallitliği ve Şapka" kitabını neşretti. Yani şapkaya dair kanunun kabulünden bir buçuk sene evvel. Tabii izin hatta takdir aldı.

    Bu risale körü körüne Avrupa taklitçiliğini eleştiren bir eserdi. Atıf Efendi Resul-i Ekrem’in Ebu Davud gibi sünen kitaplarında geçen “Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır.” hadis-i nebevisi ışığında izah etmeye çalışıyor ve şu hükmü veriyordu:

    “Bir Müslüman şiar (simge) ve alamet-i küfür addolunan (sayılan) bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak suretiyle gayr-i Müslimleri (müslüman olmayanları) taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer’an (dinen) memnûdur (yasaktır.)

    Hoca bu görüşünde yalnız da değildi. İşte Bediüzzaman’dan bir misal: “Sonra o zalim eski kıyafetinle bulundun. Halbuki on yedi milyon bu kıyafete girdi."

    Ben de dedim: “On yedi milyon değil (yönüyle) yedi milyar zatların kıyafetlerine girmeyi tercih ederim.”

    Atıf Efendi Muhit-i Burhani gibi muteber fıkıh (hukuk) kitaplarından ahz ile (almakla) tercüme ettim. Meselenin ruhuna kendiliğinden bir şey ilave etmedim.”

    Bu arada şunu da belirtelim ki iğrenç bir hareketinden dolayı kendisini pataklayan ve medreseden kovan Nuruosmaniye Camii imamı Hafız Osman Efendi için; “Frenk Mukallitliği ve Şapka eserini Atıf efendi ile birlikte kaleme aldı” gibi iftiralarda bulunmuştur.
    Süleyman Nazif: Bu edibimiz (edebiyatçı) de daha önce oruç ile alakalı bir meselede kaleminin Atıf efendi karşısında susması üzerine intikam için fırsat kollamış hapse gönderildiği sırada yayınlamıştır. Daha sonra da kendi iki makalesini maalesef -Atıf Hocanın verdiği cevabı araya koymadan- "İmana Tasallut" adıyla neşretmiştir.
    Süleyman Nazif istismar eden zararlı bir kuruluş ve bir sürü zararlı şahıslardır.”

    Süleyman Nazif bu yazısında Atıf efendi için de “Dar düşünceli Allah’ın haram etme yetkisini gasp eden” gibi seviyesiz ithamlarda bulunmuştu.

    Atıf efendi fetvaları mı itimat etmeleri lazım geleceğine dair verilecek hükmü yine efkar-ı ammeye havale ederim.”

    Bu konuda da sözü Tahir-ül Mevlevi’ye bırakalım: “Bir adam; dine zekasının taşkın ve derece-i lüzumu pek aşkın bulunduğuna delalet eder. Bu gibilere acınır ve Allah şifa versin denilir.

    Lakin bir adamın en tehlikeli anında sırf ilmi bir mübahesedeki (tartışmadaki) mağlubiyetin hıncını çıkarmak için onun aleyhinde ve müdafaa edemeyeceği bir surette jurnal vermeye (şikayete) kalkışmak ne dinde hoş görülür ne dinsizlikte.”



    Şapka İnkılabı ve tepkiler



    1 Kasım 1925’te kabul edilen şapka kanunu buralarda gezici İstiklal Mahkemeleri'nin dolaşmasına sebep oldu. Bu mahkemeler sadece Erzurum’da 30 kadar idam hükmü verdi.

    Bu arada şapka olaylarında etkili olduğu gerekçesi ile Frenk mukallitliği (taklitçiliği) ve şapka kitabı toplatıldı ve müellifi (yazarı) hakkında inceleme başlatıldı. Halbuki mahkumiyet dakikaları artık gün sayıyordu...



    Tevkifi



    Ve nihayet beklenen oldu. 7 Aralık 1925’te tutuklandı. Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından Giresun’a gönderildi. Buradaki mahkemede suçsuz olduğu anlaşılıp beraatine karar verilmesine rağmen İstanbul’a getirildiğinde salınmadı. Çünkü asıl mesele Atıf Hoca'nın suçlu olup olmaması meselesi değildi. Suç olmasa bile icad edilecekti. Hani kurdun kuzuya “Suyu bulandırıyorsun” demesi hikayesi vardır ya... Necip Fazıl Kısakürek’ın de dediği gibi artık onu mahkum edebilmek için “Halis dindar olmak kabahati yüzünden asılacaksın” demekten başka çare yoktu.

    İstanbul’a getirildiği zaman bitkin ve zayıflamış bir haldeydi. Tahir-ül Mevlevi anlatıyor: “Akşama doğru Atıf ve Nuruosmaniye imamı Hafız Osman efendilerin getirildiklerini ve müdüriyet dairesine götürüldüklerini yine pencereden gördük. Her ikisinde de yol hali olmak üzere yorgunluk ve zayıflık vardı.”

    Maznunlar (sanıklar) tekrar yargılanmak üzere trenle Ankara’ya götürüldüler. Ankara’da hapishaneye sevk edilirken yanında bulunan Tahir-ül Mevlevi ile aralarında şöyle bir konuşma geçmiş: “Atıf efendi ile aynı otomobile tesadüf etmiştik. “Geçmiş olsun” dedim. “Evet Muharrem (Giresun’da şapka olaylarının elebaşısı olduğu iddiası ile asılan şahıs) ile tanışmıyordum” cevabını verdi.



    İstiklal Mahkemeleri



    İstiklal Mahkemeleri yargılamaları bana Karakuşi mahkeme fıkrasını hatırlatır: “Bir hırsız Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girdiği evin sahibini şikâyet eder: “Kadı Efendi boyacının boyu idam sehpasından uzun olduğu için yerine daha kısa boylu bir boyacı bulunur ve hüküm infaz edilir.”

    Sadece şu husus bile İstiklal Mahkemelerinin yargılamasının ne kadar gülünç olduğuna yeter; Ankara İstiklal Mahkemesi azalarından sadece Rize mebusu Ali bey ile savcı Necip Ali bey hukuk öğrenimi görmüştü. Reis Kel Ali (Çetinkaya) ve diğer azalar Kılıç Ali ile Reşid Galip beyler asker kökenli idiler.

    Zaten bunun çok da önemi yoktu. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun “Milli Mücadele Anıları” adlı eserindeki İstiklal Mahkemeleri hakkındaki şu ifadesi çok şeyi açıklıyor: "Mübalağasız denilebilir ki kendi başına birer diktatördü.”

    Uğur Mumcu bu durumu sanki meşru gösterme gayreti içindedir: “Devrim bir şiddet olayıdır! Devrim giyotinlerle işe başlar; sonra evrim sürecine dönüşüp barışçı yöntemlerle gelişir. Hangi devrim kansız yapılmıştır? Hangi devrim toplumsal gerilimler yaşatmamıştır? Ve hangi devrim Cavit beyin haksız yere asılması gibi adaletsizliklere ve haksızlıklara yol açmamıştır?”

    İstiklal Mahkemeleri zabıtlarını incelediğimizde mahkemelerin hiç de Prof. Ergün Aybars’ın İstiklal Mahkemeleri adlı kitabında anlattığı gibi pembe bir çizgide olmadığı görünecektir. Misal olarak mahkeme heyetinin maznunlara hitap tarzına birkaç numune verelim:

    “...İnkar filan edeyim deme! Temyizsiz (Yargıtaysız) istinafsız (üst mahkemesiz) bir mahkeme karşısında bulunuyorsun. Ufak bir yalan söylersen okkanın altına gidersin.”

    “Hocam ruhun karanlık.”

    “Anlaşılıyor ki İstiklal mahkemesi kanunlarına biraz daha şiddet lazım. Senin gibi muzır (zararlı) adamlara bir iki sual sorduktan sonra hemen hükmü vermeli.”

    Mehmed Akif’in damadı aslen Mısır’lı Ömer Rıza Doğrul’a: “Ne olursan ol! Türk vatanında Türk vatandaşları arasında yaşamaya hakkın yok. Sana daha açık söyleyeyim mi? Kendimizden başkasının bu toprakta oturmasını istemiyoruz.”

    “Bu Gürcülüğü Çerkez'im bilmem neyim dersiniz?”

    İşte mahkemeyi yürüten heyetin fikir seviyesi... Bize şairin dediği gibi şöyle dua etmekten başka bir şey kalmıyor: “Kalmasın Allah'ım dünyada bir hakikat nihan (gizli - sır).”



    Makeme safahatı (safhaları)



    Atıf efendi ilk tabının tamamıyla satılmadığını ispat eylediğini haber verdi.

    - "Sonunu nasıl görüyorsun?" diye sordum.

    - "Cürüm bulunmadı ki ceza verilsin. Tabii beraat umuyorum" dedi. Birkaç gün münferit (hücre) koğuşuna konulmuşken oradan çıkarılıp 8. koğuşa getirilmiş olmasını da beraatine delil saydığını söyledi.

    - "Benim için ne düşünüyorsun?" dedim.

    - "Ben Şapka risalesini yazmışken beraat ümidini beslersem sen onu hakk-ı sarihin (kurtarıcı) bilmelisin" cevabını verdi.

    - "İnşallah öyle olur." mukabelesinde bulundum.

    Hoca hakikaten kurtulacağımıza ümid veriyor biraz da o vehmi İstanbul polis idaresinin körüklediğine kani bulunuyordu.”

    Hocaefendi’nin bu ümidi maalesef doğru değildi. Mahkeme bir suç bulabilmek için adeta yırtınıyordu. İşte mahkemeden bir sahne:

    Atıf Hoca:

    - "Belgeyi arz ediyorum. Vakit Gazetesi'nin 1034. nüshasında tekzibnamem (tekzip - yalanlama) duruyor. Şimdi bu durup dururken bendenize vesika (evrak) sormak bilmem nasıl olur?"

    - "Sen bu tekzipnameyi (ancak) bir gizli maksat için yaparsın."

    - "Ne maksadı beyefendi?"

    - "Çünkü gördünüz ki bunlar Yunan tayyareleriyle (uçak) atıldı ve aksi tesir yaptı. Anadolu halkı Milli mücadeleye daha fazla destek vermiştir. Siz de bu kötü durumdan kurtulmak için bunu yaptınız."

    - "Eğer öyle olsa idi cemiyete devam ederdim. Halbuki devam etmedim. Bu da bir delildir. Eğer bu düşünceniz akla gelebilirdi."

    - "Sus! Bizi çileden çıkarma! Hürriyet ve İtilaftan ve Mustafa Sabri’den destek alarak bu cemiyeti kurduğun buradan belli oluyor. Sen hala onlardan ayrıyım diyorsun. Biz budala olmalıyız ki bu sözlere inanalım. Bol bol atıyorsun. Çıkarın."

    Mahkeme Hocaefendi karşısında aciz kalmış bu da onları iyice asabileştirmiştir. İşte bir başka numune:

    Atıf Hoca:

    - "Beyefendi; bendeniz zat-ı âlinize (size) resmî belge sundum ve Ferid Paşa hükümetine karşı kalemimle mücadele ettiğimi açıkça ispat ettim."

    - "Ne ile ispat ettin? Sıkılmıyor musun bunu nasıl söylüyorsun? Biz senin söylediğin sözlere inandık mı? İnanmak mecburiyetinde miyiz?"

    Atıf Hoca:

    - "Vakit Gazetesinin 1134. nüshasında ki tekzibi kim yazdı?"

    - "Ben de sana cevap verdim bunu din perdesi altında kötülüklerinize daha fazla devam etmek için yaptınız."

    - "Beyefendi ben deli olmalıyım ki kendi yaptığım işleri kendim yalanlayayım."

    - "Cemiyet namına rol yapıyorsunuz. Sana sorarım. Tüzüğünüzde vatan müdafaasına bir fıkra göster."

    - "Beyefendi bu bir hayır cemiyetidir."

    - "Sus utanmak nedir zerre kadar bilmiyorsun."

    Mahkemeye dair bazı hatıralar da şöyle; O sıralar adi bir suçtan Ankara İstiklal Mahkemesi'ne verilen bir zat bir mahkeme arasında şahit olduğu manzarayı şöyle anlatıyor: “Atıf hocayı getirdiler. Kılıç Ali bunu giymekte bir beis yoktur deyiver.” dediler. Fakat Atıf hoca: “Hayır” dedi.

    Bolu’lu Nizamettin Saraç bey anlatıyor: “Zannedersem 1926 veya 1927 seneleriydi. O sıralarda vazifem icabı Ankara’da bulunuyordum. Genç olmama rağmen İstiklal Mahkemeleri'ni takip için verilen vesikalardan birini elde etmiştim. Bununla imkân buldukça celseleri (duruşmaları) takip ediyordum. Bir tesadüf eseri olarak Atıf Hocanın muhakemesinde de bulundum. Muhakemeyi reis sıfatıyla Kel Ali adıyla maruf Ali Çetinkaya yürütüyordu. Büyük bir hışımla hocaya dönerek: “Sen şapka aleyhinde bulunmuşsun!” dedi.

    Hoca lütfen o bezi kaldırınız da yerine bir İngiliz bayrağı asınız.” karşılığını verdi. Kel Ali hiddetlenmişti. “Ne diyorsun?” diye bağırdı. Hoca: “Şapka bir alamettir; âdet ile alamet arasındaki farkı düşünerek o risaleyi yazmıştım.” dedi. Bunun üzerine celse tatil olundu ve savunmasını yapmak için mahkeme bir gün sonrasına ertelendi.”

    Ve nihayet 2 Şubat 1926 günü Atıf efendi hakkında değiştirilecekti.

    Mahkeme son müdafaaları dinlemek ve hükmünü vermek üzere ertesi güne tehir olundu (ertelendi).



    Atıf Hoca’nın rüyası



    Türkiye’de bir çok konuda olduğu gibi Atıf Hocanın 1926 yılının bir sonbaharında evinden alındığı yazılıdır. Halbuki Atıf efendinin idamı zaten 4 Şubat 1926’dır.

    Necip Fazıl’ın naklettiği bir hadise de; Atıf efendi’nin mahkemeden bir gün evvel müdafaasını yazarken yazdığı müdafaasını yırtması hadisesidir.

    Rüya gördüğünü iddia edenlerin gösterdiği deliller:Bu hadisede Atıf efendinin yanında olduğu iddia edilen Tahir-ül Mevlevi Ankara’da hiçbir zaman Atıf hoca ile aynı koğuşu paylaşmadı.
    Atıf efendinin böyle bir rüya gördüğüne dair Tahir-ül Mevlevi’nin hatıratında hiçbir şey yok.
    Tahir-ül Mevlevi’nin de belirttiği gibi son gün müdafaa yapmayan müftü Ali Rıza efendidir[4].
    Mahkemenin son günü



    Tahir-ül Mevlevi verilecek hükme razı olduğunu söylemiş. Atıf efendi müdafaanâmesini bizzat okumuş ve hitamında (bitişinde) Reis beye tevdi etmiş (vermişti).”

    Muhakemeyi takip eden yazar Şevket Süreyya Aydemir mahkeme zulmüne olan tanıklığını şöyle anlatıyor: “Hükümlüler arasında sarıklı bir müderris göze çarpıyordu. Müderrisin başında fes ve sarık vardı. Cübbesi ve kıyafeti temizdi. Suçu bu sözler üzerine kendisine değilmiş gibi bekledi. Sonra sağanak geçince yürüdü. Muhafızların arasında merdivenlerden indi. Önümüzden geçerken gene dudakları kımıldıyordu.”



    İdamı



    4 Şubat 1926 Perşembe ... Sabahın ilk saatleri... Eski meclis binası yakınlarındaki Karaoğlan Çarşısı... Metin bir şekilde bu dünya defterinin kapısını kapıyor ve “yevme tüble’s serair” (bütün sırların açığa çıkacağı gün) olarak Kur’an’da bildirilen dar-ı ahiretin özel bir bekleme salonu olan şehadet kapısını çalıyordu. Allah Rahmet eylesin. (Amin)...

    Ali Tahmilci bey dualar mırıldanarak yürümüş sehpaya.”

    O gece kızı ile birlikte dikmiş olduğu çam ağacının dibinde hoca abdest almakla meşguldü. Kızı Melahat ona su döküyordu. Abdestini aldıktan sonra doğrulan hoca bize; “Ben artık gidiyorum. Sakın ağlamayın. Yalnız bana yedi Yasin okuyun” diyordu…

    Nuri Saraç bey sanki hiçbir şey yokmuş gibi sallanıyordu.”

    Onu İdam sehpasında görenlerden biri de ciğer parçalayan manzaraya o da şahit olur. Gerisini kendi kaleminden takip edelim:

    “Birdenbire gözüme ilişen bir manzara hayatındaki halinden yüksek görünüyordu. Bilâ ihtiyar (elinde olmadan) gözlerimden yaşlar akarken dudaklarımdan da meşhur bir mersiyenin matlaı (taziye konulu kaside beyti) olan:

    “Uluvvün fi’l hayati ve fi’l memat / Le-hakkun ente ikdü’l mucizat” (Sen hayatta da ölümünde de yücesin. Gerçekten sen mucizelerden birisin) beyti döküldü.”

    Cevdet Soydanses bey de şunları ifade etmekte; “Atıf hocaya İttihatçılar da düşmandı. Sanırım idamında İttihatçıların bu eski kininin rolü de olmuştur. İdam edileceği sırada başında sarığı varmış. Kılıç Ali de orada... Kılıç Ali sadece “kelime-i şehadet” getirmiş... Atıf hocayı astıklarında kimsenin sesi çıkmadı. Diyanet işlerinde çok yakın arkadaşları vardı. Onlar da sustu. Kimse konuşamadı.”

    Nasıl konuşacaklardı ki?... Bu gözlerimiz doldu... Ona bu muameleyi reva görenleri Rabbimize havale ettik...

    A. Hamdi Ertekin bey anlatıyor: “Ömer Yüce’nin merhum babası Atıf hocanın idamıyla ilgili kendisine anlattığı bir şeylerin olup olmadığını sorduğumda şu cevabı vermişti: “O konu açıldığı zaman babamı bir ağlama tutar ve konuşamazdı.”

    Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden Mustafa Sungur da 1 Haziran 2003’te kendisini ziyaretimizde şu hatırayı anlatmıştı: “Büyük Doğu’da neşredilen Üstad gözlerini siliyordu.”

    Son olarak bir taraftan da elini dizine vurarak; "Atıf efendi kardeşimiz kazandı" derdi.

    Bu arada bir şeyi de hatırlatalım; Mahkeme zabıtlarını okuduğumuzda cezasını gördü.
    " deme zorunda kalmıştır.



    İdam sonrası ailesi



    Acaba Hocaefendinin şehadetinden sonra ailesi ne oldu? Atıf Efendi'nin yeğenlerinden Bahaddin İmal bey bu konuda şunları anlatıyor: “Tarihini pek hatırlamıyorum. Hatırımda kaldığı kadarıyla ben bir daha İstanbul’a dönemeyeceğim. Kendin için ise kararını kendin ver” demiş.

    “Kelebekler Sonsuza Uçar” adlı filmde de gördüğümüz gibi yaşadıklarımın eseri.” demiş Bahaddin İmal beye...

    Araştırmacı-yazar Hüseyin Yılmaz bey bütün ısrarlarına rağmen görüşememiş bu dertli hanımla. “Babam ölmedi dünyada tadamadıkları rahatı yaşıyorlardır Atıf hoca ve ailesi...

    Atıf hocaya uygulanan zulüm 1950’li yıllarda Eskişehir’de İskilipli Atıf efendinin bir yakını ile tanıştığını anlatmıştı. Abdülmecit efendi isimli bu zatın tırnaklarının hiçbiri yokmuş. Sebebi mi?... Atıf Hoca hakkındaki soruşturma sırasında kaybetmiş hepsini...



    Mezarı nerede?



    Bu mesele de maalesef dramın bir başka parçası... Eskiden beri Atıf hocanın mezarı nerededir diye düşünürdüm. Meğer belli değilmiş... Emekli astsubay Hasan Sureykan şunları söylüyor bu konuda: “Merhumun mezarını araştıracak oldum. Fakat bulmak ne mümkün? Dikimevinden Mamak’a giderken yaklaşık bir kilometre ilerde yakınları tarafından Gülveren’de yapılan Asri mezarlığa nakledilmişler. Atıf hocanın yakınları sahip çıkmamışlar. Bu durumda mezarın bu parkta kaldığını ve park çalışmalarıyla ortadan kalktığını sanıyorum.”

    Tesellimiz Mevlana’nın şu sözlerindedir: “Biz öldükten sonra kabrimizi arama. Bizim mezarımız Ariflerin gönüllerindedir.”



    EserleriMirat-ül İslam
    İslam Yolu
    İslam Çığırı
    Din-i İslam’da Men-i Müskirat
    Nazar-ı Şeriatta Kuvve-i Berriye ve Bahriyye
    Tesettür-ü Şer’i
    Muayenet üt Talebe
    Medeniyyet-i Şeriyye
    Frenk Mukallitliği ve Şapka
    Referanslar^ İskilipli Atıf Hoca / Kelebekler Sonsuza Uçar
    ^ Geniş bilgi için Tahir-ül Mevlevi’nin hatıralarının 73 ila 81. sayfalarına bakılabilir.
    ^ Hatırlanacağı gibi günümüz Türkiye’sinde de sözüm ona bir profesör böyle bir iddiayı önümüze sunmuştu; "Tavuktan kurban olabilir" diye…
    ^ Bak: Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları s.280-281)
    KaynaklarSon Devrin Osmanlı uleması- Cilt:3- Sadık Albayrak- Milli Gazete yayınları- İst-1980
    İslam Ansiklopedisi- Cilt-22- İfav yayınları
    İnkılap Kurbanları- Hüseyin Yılmaz- Timaş yayınları- İst-1991
    Türk Basınında Mustafa Kemal Atatürk- Gazeteciler Cemiyeti yayınları-İst:1981
    Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi-Cilt:2- İsmail Kara- Risale yayınları- İst:1986
    Sahabeden Günümüze Allah Dostları-10. cilt- Şule yayınları-
    Son Devrin Din Mazlumları- Necip Fazıl Kısakürek- Büyük Doğu yayınları-İst-2000
    Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları(1926)- Hazırlayan: Ahmed Nedim- İşaretyayınları- İst:1993
    Matbuat Alemindeki Hayatım Ve İstiklal Mahkemeleri-Tahir-ül Mevlevi-Nehir yayınları- İst-1991
    Altınoluk Dergisi- Nisan 1988-Sayı:26 (Emin Saraç’la Röportaj)
    Fasıldan Fasıla-1-M. Fethullah Gülen- Nil yayınları
    Şualar- Bediüzzaman Said Nursi-(12. Şua)- Envar Neşriyat- İst:1995
    Gazi Paşa’ya Suikast- Uğur Mumcu-Tekin Yayınevi-İst-1993
    İ.Atıf Hoca Niçin İdam edildi?-Alem yayıncılık-
    Yakın Tarih ansiklopedisi-5. cilt-Akit Gazetesi neşriyatı
     
  2. H

    Hoca Yeni Üye

    necip fazıl'ın deyimiyle son devrin din mazlumlarındandır.ingiliz ajanlarının, işbirlikçilerin, postmodern beyinsizlerin hiç hoşlanmadığı mübarek insan.
     
Kutucuğu Tıklayın:
Taslak kaydedildi Taslak silindi
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş