Faiz Almak Vermek Günahmıdır

Konu, 'Soralım Öğrenelim' kısmında Ziyaretci tarafından paylaşıldı.

  1. Z

    Ziyaretci Misafir

    Faiz günahmıdır? Faize para almak günahmı yoksa sadece faiz yememi günah ?
     
  2. Murat

    Murat Yönetici

    Faizin dindeki yeri nedir ve günahı ne kadardır?
    Faiz Nedir?

    Sözlükte "artmak, çoğalmak, yükselmek, şişmek, fazlalaşmak" anlamlarına gelen riba, İslâm terminolojisinde, akitlerde şart koşulmuş bulunan karşılıksız fazlalık veya ribevi mallardan aynı sınıfına dahil olanların birbirleriyle veresiye olarak satılması anlamında kullanılmaktadır Kur'ân'da riba konusu dört yerde geçmektedir İçki yasağında olduğu gibi riba da aşamalı bir şekilde yasaklanmıştır Mekke döneminde konuyla ilgili inen ilk âyette riba açıkça haram kılınmamakla birlikte Allah katında çirkin görüldüğüne ve bereketsizliğine değinilerek dolaylı olarak reddedilmekte ve müminler bu yönde uyarılmaktadır (Rûm, 30/39) Medine döneminde nazil olan Nisâ sûresinin 160-161 âyetlerinde ise Yahudilere faizin haram kılındığı, fakat onların bunu helal sayıp faiz alıp-vermeye devam ettiği, bu yüzden de bir çok ceza ve azaba uğradıkları ve uğrayacakları haber verilerek dolaylı da olsa faiz yasağına temas edilmiş ve bu konuda Müslümanlar yönlendirilmiştir Üçüncü aşamada, "Ey îmân edenler, kat kat faiz yemeyin " (Âl-i İmrân, 3/130) buyrularak faiz açıkça ve kesin bir dille yasaklanmıştır Bakara sûresinde ise faiz şiddetli bir üslupla yasaklanmış, faizi bırakanlara bazı imkanlar gösterilirken ısrar edenlere dünya ve ahirette karşılaşacakları kötü sonuçlar bildirilmiştir (Bakara, 2/275-279)
    Hz Peygamber de Kur'ân'da getirilen "faiz yasağı"nı açıklamış, uygulamasını göstermiş, ayrıca Kur'ân'da işaret edilmeyen bazı işlemleri faizli işlem olarak gördüğünden yasaklamıştır (bk Buhârî, Büyü', 77-81; Müslim, Müsâkât, 79-85, 96, 101-103) Veda haccında Hz Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: "Dikkat edin Cahiliye döneminin faizlerinin hepsi kaldırılmıştır Ana paranız sizindir Bu suretle ne haksızlığa uğratılmış, ne de haksızlık yapmış olursunuz" (Ebû Dâvud, Büyü', 5)
    Kur'ân'da yasaklanan faizin dışında Hz Peygamber; altın ve gümüşün; hurma, buğday, arpa ve tuzun (bu özellikte bulunan gıda maddelerinin) birbirleriyle veresiye veya fazla karşılıkla değişimini yasaklamıştır Altın, gümüş ve bu özellikte olanlardan veya buğday, arpa, hurma, tuz ve bu özellikte olanlardan farklı cinslerin peşin olması kaydıyla mübadelesine izin vermiştir Aynı şekilde kuru hurma ile yaş hurmanın, iyi cins hurma ile kötü cins hurmanın fazlalıkla değişimini, gümüşün vadeli olarak altın karşılığı satımını yasaklamış, altının altınla, gümüşün gümüşle değişimine ancak peşin ve tartılarının eşit olması halinde izin vermiştir (Buhari, Büyü', 77-81; Müslim, Müsâkât, 79-85)
    Kur'ân, kesin bir dil ile cahiliye faizi, borç faizi (ribe'd-deyn) veya ribe'n-nesie denilen, "vade karşılığında alacağın miktarının artırılması" şeklindeki faizi yasaklamış, sünnet de bu yasağı teyit etmiştir Buna ilave olarak sünnet, Araplar arasında cari olup faizli işlem grubunda görülmeyen bir kısım ticari işlemleri ve mübadele şekillerini de yasaklamıştır Vade sebebiyle tahakkuk ettirilen fazlalığın haramlığı konusunda âlimler arasında görüş ayrılığı yoktur Buna mukabil paranın ve gıda maddelerinin peşin olarak, fakat fazlalıkla değişiminin (ribe'l-fadl) yasaklanmış olmasının illeti ve gerekçesi üzerinde farklı görüşler bulunduğundan, bu yasağın ölçüsü, sınırı ve hangi cins ve nevi malları kapsadığı konusunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir
    İslâm'ın faizi yasaklamasının birçok sebep ve hikmeti vardır Bunlardan bazılarını şöylece sıralamak mümkündür: Faiz sermaye sahiplerinin ihtiyaç sahiplerini sömürmesine, sermayenin belli ellerde birikip sınıfların doğmasına ve sınıflar arasındaki gelir dağılımındaki farklılığın büyüyerek sosyal dengenin bozulmasına yol açar İslâm Dini, servetin âtıl bırakılmamasını, üretim ve yatırım dışında tutulmamasını isteyerek faiz ortamının doğuşunu engelleyici bir ortamı hazırlamıştır İslâm'da temel üretim faktörü olarak "emek" kabul edilip, sermayenin risk ve zarara katlanmadan tek başına kazanç aracı olması önlenmiştir İslâm'daki sosyal dayanışma ve yardımlaşma ilkesi, zekat ve infak emri, emek ve sermayenin birlikte üretime ve yatırıma yönelmesi, kâr ve zararı birlikte göğüslemesi prensibi ve benzeri düzenlemeler, bir bütünün parçalarıdır Esasen, sabit bir oran ve miktar olan faiz, sermayenin verimliliğine sınır koymakla, onu çoğu zaman kısa vadeli yatırımlara yönlendirmekte, emeğin üretimden yeterli payı almasını önlemektedir Bu yüzden İslâm, sermayenin üretim ve kârdan sabit bir pay olarak bütün risk ve sorumluluğu emeğe yüklemesine karşı çıkmış, sermayenin payını değişken bir oran/miktar üzerine oturtarak emek-sermaye arasında makul bir denge kurmuştur
    (DİYANET)

    Alıntı
     
  3. a

    aysima Yeni Üye

    Faiz dinimize göre tabi ki günah
     
  4. A

    Aslı Yeni Üye

    Ribâ, sözlükte; artma, çoğalma, şişme gibi anlamlara gelir. Türkçe’de, fâiz ve ribâ, eş anlamda kullanılır. Bir fıkıh terimi olarak, para ve standart (mislî) malların birbiriyle değişiminde, taraflardan birisi için şart koşulan karşılıksız fazlalığı ifade eder. İslâm’ın çıkışı sırasında ödünç verilen asıl borca “re’sü’l-mâl” (anapara), vade sonunda ödenecek ziyadeye ise “ribâ” denilirdi. Borçları ertelerken eklenecek fazlalık da bu niteliktedir.

    İslâm’da ve önceki semâvî dinlerde, fâizcilik, üretime dayalı olmayan, emek veya ticaret riski de bulunmayan bir “haksız kazanç” yolu sayılarak yasaklanmıştır. Mekke’de ilk olarak Mirac’la ilgili hadislerde ribânın kötülendiği görülür. Yine Mekke’de inen bir âyette, ribânın sevap kazandıran bir amel olmadığına işaret edilir. Medine’de konuyla ilgili olarak ilk inen âyette ise Yahudiler’in başına gelen sıkıntıların nedenleri arasında, kendilerine yasaklandığı halde fâiz yemeleri gösterilir.

    Uhud Savaşı (3/625) sırasında inen bir âyetle, mü’minlere ilk olarak “katlanmış faizin yenmesi” yasaklanır. Hayber’in fethi sırasında (7/629) inen aşağıdaki âyetlerle de kesin faiz yasağı getirilir:

    “Fâiz yiyenler (kabirlerinden), ancak şeytanın dokunup çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, alış-veriş de fâiz gibidir, demeleri yüzündendir. Halbuki Allah, alış-verişi helâl, fâizi ise haram kılmıştır. Bundan böyle, kime Rabb’inden bir öğüt gelir de yaptığından vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi de Allah’a kalmıştır. Kim de yeniden (fâizciliğe) dönerse, işte onlar cehennemliktir, onlar orada sürekli olarak kalacaklardır.”

    “Allah, fâizi eksiltir, sadakaları ise artırır. Allah, çok inkârcı, çok günahkâr kişiyi sevmez.”

    “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer inanıyorsanız fâizden arta kalanı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, Allah’a ve Peygamber’ine karşı savaşa girdiğinizi bilin. Şayet tevbe ederseniz, anaparanız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş ve ne de haksızlığa uğramış olmazsınız.”

    Kur’an’da sözü edilen riba, o gün piyasada kullanılan altın veya gümüş para borçlarından doğan ve adına “câhiliyye ribası” denilen çeşittir. Hz Peygamber’in aşağıdaki hadisiyle bütün standart (mislî) malların mübadelesi de faiz kapsamına alınmıştır:

    “Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla misli misline, eşit ve peşin şekilde trampa edilir. Farklı cinsler birbiriyle mübadele edilirse, peşin olmak şartıyla dilediğiniz gibi satış yapınız.”

    Bu hadisin Tirmizî’deki rivâyetinde şu ilâve vardır:

    “Her kim bu şekildeki mübadelede fazla verir veya alırsa şüphesiz ribâ yapmış olur.”

    Hz. Peygamber döneminde altının para birimi Dinar (yaklaşık 4 gr.), gümüşün Dirhem (yaklaşık 2,8 gr.) idi. Bunlar kendi cinsinden olan altın veya gümüş zînet eşyası alım-satımında kullanılacaksa, aynı ağırlıkta işlem yapılması gerekiyordu. Böyle bir değerli mâdenin, işçilik dışında fazlalıkla değişiminin reel faizi oluşturduğunda şüphe yoktur. Burada faiz yasağı, değerini öz madeninden alan “sağlam para”nın ortaya çıkmasını sağlamıştır.

    Nitekim Hayber ganimetleri arasında bulunan altın ve boncuk dizili bir gerdanlığı 12 dinara (yaklaşık 48 gr. altın para) satın alan Fudâle İbn Ubeyd (r.a.), bu alış-verişten şüpheye düşünce, durumu Allah’ın Elçisi’ne sormuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.), gerdanlıktaki altın kısmının diziden çıkarılarak ayrıca tartılmasını ve altın parayla ağırlık olarak denkleştirilmesini, geri kalan kısım için de fiyat takdiri yapılmasını bildirmiştir.

    Buna benzer bir uygulama, gümüş para ile ilgili olarak da nakledilir. Muâviye’nin, Şam vâlisi olduğu sırada, gümüş bir kabın, gümüş para olan dirhemle tartılmadan mübadele edildiğini gören sahâbeden Ubâde İbn Sâmit (r.a.), buna itiraz etmiş ve yukarıdaki altı maddenin zikredildiği hadisi rivâyet ederek muâmeleyi bozdurmuştur.

    Hz. Ömer’in, altın ve gümüş parayı birbiriyle mübâdele etmek için, o günün kuru üzerinde anlaşan Mâlik İbn Evs ile Talha İbn Ubeydillâh’ın alış-verişine müdahale ettiği nakledilir. Çünkü Talha, değişimini yaptığı paranın bedelini, peşin değil, birkaç saat gecikmeli olarak teslim edebileceğini söylemiştir. Bu olayla ilgili olarak Hz. Ömer şöyle demiştir:

    “İki cins parayı mübâdele ederken, alıcı bedeli almak üzere, senden eve girip çıkıncaya kadar izin istese bile, izin verme. Çünkü sizin için “ramâ”dan yani faize düşmenizden korkuyorum.”

    Günümüzde altın veya döviz satışlarında günde bir kaç kez değişen kur değerleri yüzünden, böyle bir vadenin taraflardan birisi için haksız kazanca yol açabildiği sıkça görülmektedir. Bu yüzden altın, gümüş veya döviz satışlarının peşin yapılması gereklidir. Veresiye satış yapıldığı takdirde, vade farkı eklenmese bile “nesîe ribâsı”na düşülmüş olur.

    Cins birliği olan mallar arasındaki mübadele konusunda, Bilâl el-Habeşî’den (r.a.) şu olay nakledilir:

    Hz. Bilâl’in, Allah’ın elçisine ikram etmek üzere iki ölçek âdi hurmayı, bir ölçek kaliteli hurma ile değişim yaptığını öğrenen Hz. Peygamber:

    “Vah vah ribânın ta kendisi. Bunu böyle yapma, fakat hurma satın almak istersen, kendi hurmanı sat, onun satış bedeli ile istediğin hurmayı satın al.” buyurmuştur.

    Kur’an-ı Kerîm’de sözü edilen ribâ ile ilgili olarak İbn Rüşd (ö.520/ 1126) şöyle der:

    “Câhiliye ribâsı, üzerinde ittifak edilen ribâ çeşidi olup yasaklanmıştır. Onlar fazlasını almak üzere ödünç verirler ve vâde tanırlardı. Bu işlem şöyle oluyordu; borçlu alacaklıya, “Bana vade tanı, ben de sana olan borcumu arttırayım.” diyordu. İşte Hz. Peygamber’in Veda Haccı’ndaki sözlerinde kastettiği ribâ çeşidi budur.”

    Diğer yandan Ebû Yûsuf’a göre altın ve gümüş para dışında “fels” adı verilen bakır, nikel, kalay vb. madenî paralar, maden değeri dışında itibârî bir değer kazandığı için, altın ve gümüş gibi “sağlam para” sayılmaz. Bu yüzden bunlarla yapılan borçlanmalarda; bu paraların endeksli bulunduğu altın veya gümüş paraya göre hesaplanacak “değer farkı” faiz kapsamına girmez.

    Günümüzde önemli ölçüde enflasyona uğrayan kâğıt para sistemlerinde, bir aydan fazla uzun süreli borçlanmalarda, altın gibi sağlam bir birime endekslenerek hesaplanacak bir “değer kaybı”nın fâiz kapsamı dışında tutulması da hakkaniyete uygun düşer.

    Kâğıt para, ilk çıkışında altını temsil etmek üzere basıldığı için, altına ait gücü ve özellikleri onda görmek mümkündü. Fakat bu paranın, çeşitli ülkelerde altınla bağı koparılıp, gücü devletin ekonomik gücüne bağlanınca, ekonomisi güçlü ülkeler lehine, karşılıksız büyük bir satın alma gücü elde etme aracı haline geldi. Kanaatimizce, fâiz âyetlerinin sonundaki,

    “Şayet tevbe ederseniz, anaparanız sizindir. Böylece ne haksızlık yapmış, ne de haksızlığa uğramış olmazsınız.”

    ilkesi ile yukarıdaki altı madde hadisinin ışığı altında, standart karşılığı olan ve sağlam ölçüye endekslenen bir para birimini İslâm ülkeleri ortaya koyabilir. Konunun uzmanı ilâhiyatçı ve iktisatçıların birlikte çalışması bunu sağlayabilir.

    (Prof.Dr.Hamdi DÖNDÜREN)
     
  5. p

    pepe Yeni Üye

    Faiz almakta vermekte kesinlikle günahtır
     
Kutucuğu Tıklayın:
Taslak kaydedildi Taslak silindi
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş