Es Samed ne demektir?

Konu, 'Ayet, Dua ve Hadis' kısmında Nursena tarafından paylaşıldı.

  1. Nursena

    Nursena Admin

    Sen Samed'sin senden başkası yoktu sen vardın sen teksin ve ortağın olamaz. Es Samed'in anlamını daha iyi anlamak için ;

    SAMED kelimesiyle ilgili olarak (manaları ve masdar kelimesiyle ilgili) müfessirler arasında iki farklı görüşle karşılaşırız.
    I – SAMD masdarındandır, kasd manasındadır. İsmi-i mef’uldür. Maksudün ileyh demektir. Yani “kasd’ın doğrudan doğruya kendisine yöneldiği varlık”, “maksud” manasındadır. Buna göre ihtiyaçların tümünün giderilmesi konusunda kendisine yönelinen, başvurulan efendi, seyyid, büyük, ulu kişi demek olur.
    Bu anlamın doğruluğunda İbn Abbas hazretlerinin rivayet ettiği şu hadis-i şerif delil getirilmiştir. Bu ayet (ihlas suresi ve اَللَّهُ الصَّمَدُ ayeti nazil olduğunda sahabe, SAMED nedir? dediler. Aleyhissalâtü vesselâm da, samed, ihtiyaçlar hususunda kendisine başvurulan efendidir buyurdu.
    Kasıd’da, doğrudan doğruya, düpedüz, hiç inhirafsız( değişme ve sapma olmaksızın) bir şekilde yönelmek manası vardır. Bu manadan dolayı bir topluluğun efendisine (bu daha çok ülkemizin doğusundaki ağalık kavramı ile örtüşüyor), o topluluğu oluşturanların her türden iş ve ihtiyaçlarını görmesi için kendisine ulaştırdıkları, daha üstünde bir başkasının bulunmadığı en büyük efendisine, ulu kişisine samedülkavm denilir.
    Samed, mutlak olarak kullanıldığındaysa yukarıdaki kullanımın gereği olarak kadri yüksek, şânı yüce anlamına gelir. Müfessirlerin bir kısmının samed ile ilgili söyledikleri bu anlamıyla ilgilidir. Yani Allah’ın kulların bütün iş ve ihtiyaçlarını yerine getirmede, görmede kendisine başvurulur, kendisinin üstünde başvurulacak başkaları bulunmayan oluşuna göredir.
    Samed, bu şkildeki anlamıyla da Allah’ın zât ve sıfatlar açısından vacibülvücud olup, değişmenin Onun için imkânsızlığını anlatan sübutî sıfatlardan olur (zât-ı ilâhî’nin mefhumuna yeni bir mefhum ve mukaddes bir mana ilâve eden, ezelde muttasıf bulunduğu, yani ezelde zât-ı ilâhîde mevcut ve zât-ı ilâhî ile kâim olan zâtî, sübuti ve hakikî sıfatlardır. Bu sıfatlara da sıfât-ı zâtiyye, sıfât-ı sübutiyye, sıfât-ı meânî, sıfât-ı ikram adları verilir. Bunlar hayat, ilim, semî, basar, irade, kudret, kelâm, tekvin sıfatlarıdır.)
    Müfessirlerin samed isini subutî sıfatlar açısından ele alan tanımlamaları:
    1 – Samed, bütün he rşeyi bilendir. Allah Teâlâ’nın bütün ihtiyaçları karşılamada başvurulan biri ve tek varlık olması ancak bu özelliğe sahip olmasıyla mümkün olur.
    2 – Samed, hakîm manasınadır. Seyyid olması hilim ve kerem sahibi olmasını gerektirir,
    3 – Şan ve şerefi yüce olan demektir, İbn Mes’ud ve Dahhâk
    4 – Her şeyi yaratan demektir. Seyyid oluşu bunu gerektirir, Esam
    5 – Süddî: Kulların tüm arzuladıklarını, verecek diye kendisinden bekledikleri, musibetlere uğradıklarında da kurtaracak diye kendisinden yardım diledikleri zât demektir.
    6 Hüseyin b. Fadl: samed, dilediğini yapan, dilediği şekilde hükmeden, hükmettiğinin hesabını soracak, gerçekleştirdiğini (kazasını) engelleyebilecek kimse bulunmayan,
    7 – Samed, ulu seyyid demektir,
    8 – İbn Abbas, kendisinden üstte kimse bulunmayan,
    9 – Sıfatlarıyla kendisinden başka hiçbir varlığın sıfatlanmadığı varlık demektir.
    10 – İbn Abbas’tan başka bir rivayet: Bütün sıfatlarda kemâl sahibi olandır: ilimde ve kudrette hakîm; hikmet ve gınâda (kendi kendine yeter olmakda) kemal de buna dahildir.
    11 – Ebu Hureyre: Herkesin kendisine muhtaç olduğu, kendisininse herkesten müstağni olduğu zât demektir.
    12 – Hangi türden olursa olsun tüm ihtiyaçların kendisine iletildiği, tüm hayırların kendisinden talep edildiği zât,
    13 – Cafer-i Sadık, galib-i gayr-ı mağlub,
    14 – Said b. Cübeyr, bütün sıfatlarında ve bütün fiillerinde kemal sahibi,
    15 – Zeccac, her şeyin kendisine dayandığı, kendisini maksad ve başvuru mercii kabul ettiği varlık,
    16 – Ali b. Ebi Talha; İbn Abbas’tan Efendiliğinde kâmil olan seyyid, şerefinde kâmil olan şerif, azametinde kâmil olan azîm, hilminde kâmil olan halîm, ilminde kâmil olan alîm, hikmetinde kâmil olan hakîm. Velhasıl şeref ve ululuk nevilerinin hepsinde en kâmil olandır.
    II – SAMED: İçinde hiç boşluk bulunmayan, eksiksiz, gediksiz, deliksiz, nüfus edilemez şey. Ser olan, yumuşaklığı bulunmayan, gevşek olmayan şeye de MUSAMMED denilir. Bu anlamda SAMED (صمد )’in aslını SAMT (صمت ) olduğu, sonraki “tâ”nın “dal”a dönüştüğü söylenir.
    Türkçemizde som dediğimiz şeydir. Som: yekpâre, kavî, bütün, içi dolu, kaplama olmayan.
    Bunda halîslik manası da vardır. mutlak olarak, bu anlamların gereği daim ve bâkî olan anlamına gelir.
    Müfessirlerin bir kısmının SAMED ismiyle ilgili olarak yaptıkları tanımlar da daim ve bâkî anlamıyla ilgilidir. Yani selbî sıfatlar açısından ele alırlar (Selbî sıfatlar: Allah2ın zâtına lâyık bulunmayan manaları selbettikleri olumsuzladıkları), kaldırdıkları için bu isimle adlandırılırlar. Bunlara selbî sıfatlar denildiği gibi tenzihî sıfatlar da denilir. En önemli selbî sıfatlar olarak şu beş tanesi sayılır: Kıdem, Bakâ, vahdaniyet, muhalefetünlilhavadis, kıyambinefsihi)
    1 – Samed, ganî manasındadır.
    [​IMG]
    Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emrederler. Kim yüz çevirirse şüphesiz ki Allah GANÎ’dir, hamîddir. Hadid 57/24
    2 – Samed, kendisinin üstünde hiç kimse bulunmayan, bütün ihtiyaçları bizzat kendisi karşılayan demektir.
    [​IMG]
    O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa sahiptir. O hüküm ve hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır. En’am 6/18
    3 – Katâde, samed, yemez içmez olan zât
    [​IMG]
    De ki, gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen Allah’tan aşkasını mı dost edineceğim? En’âm 6/14
    4 – Yine Katâde’den: yaratıklarının yok oluşundan sonra da varlığını sürdüren.
    [​IMG]
    Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak, ancak azamet sahibi Rabbi’nin zâtı bâkî kalacak. Rahman 55/26-27
    5 – Hasan Basrî, ezelî ve ebedî, yok olması imkânsız, hiçbir mekân yok iken O vardı. Ne arş, ne zaman, ne kürsü, ne bir insan, ne bir cin, yok iken O vardı. O şu anda daha önce nasıl ise öyledir demiştir.
    6 – Übeyy b. Ka’b, ölmez, kendisine vâris olunmaz.
    [​IMG]
    Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Ali İmran 3/180
    7 – Sinan, Ebu Malik, uyumaz, yanılmaz, gafil olmaz, boş iş yapmaz,
    8 – Mukâtil, samed her ayıptan münezzeh, gaybın tümüne muttali olandır,
    9 – Esamm hiç kimsenin vasıflarıyla vasıflanmaz, hiç kimse de O’nun vasıflarıyla vasıflanmaz olandır,
    10 – Rebî b. Enes, afetlerden münezzeh, korkulacak olan şeylerden de uzak olandır,
    11 – Saîd v. Cübeyr, zâtında, sıfatlarında, fiillerinde kemal sahibi olan,
    12 – Halkın, izzetinin mahiyetini anlayabilmesinin imkansız olduğu, akılların hikmetinin sırlarına vukûfiyetle, ulaşmada acz içerisinde bulunduğu varlık,
    13 – Gözlerin kendisini idrak edemediği, ama kendisinin o gözleri idrak edebildiği zât,
    14 – Ebulâliye, samed, sonradan yaratılmış olmaktan ve zevale uğramaktan münezzeh: Zira doğurana mirasçı olunur, doğan da ölür,
    15 – Muhammed b. Ali Tirmizî, samed gözlerin kendisini idrak edemediği, fikirlerin kuşatamadığı, hayalin ulaşamadığı katında her şeyin mikdarının belli olduğu varlıktır,
    16 – Samed başlangıcı bulunmayan evvel, sonu bulunmayan bâkîdir,
    17 – Noksanlık ve fazlalıklardan, tağayünât ve tebeddülâttan, zaman, vakit ve saatlerden, mekân ve cihetlerden münezzeh olan zât demektir.
    Bir kısım müfessirler de iki anlamından birini tercih etmek yerine ikisini birleştirmeyi uygun görerek samed ismini anlamlandırmışlardır.
    Samediyet, bir kısım ihtiyaçlarda veya ihtiyaçların bir kısmında maksud ve mülteca olmak değil tüm ihtiyaçlarda maksud ve mülteca olmak, tüm ihtiyaçlarda kendisinden başka maksud ve mülteca bilmemektir.
    Samed’i tanımlayanlar “tüm ihtiyaçlarda kendisine yönelinen” kaydını (havâicte masmud-ı ileyh) açıkça beyan etmişler, hem de “üstünde kimse yok” (lâ fevkahü) olması kaydını da tenbih etmişlerdir. Varılacak o en son noktayı da اَلسَّيِّدُ الَّذِى يَنْتَهِى اِلَيْهِ السُدُورِ “efendiliğin kendisine ulaşıp vardığı seyyid” diye söylemişlerdir.
    Özetle söylemek gerekirse samed lafzında bizim “som” tabirimizde bulunduğu gibi bir eksiksizlik, tamamlık manası vardır. (Som anlamıyla ele aldığımızda) “Kasd” anlamında kullandığımızda da maksud olmada tamamlık, kemal sahipliği ifade eder.
    Zatî istiğnâ (zatî ihtiyaçsızlık hali; Allah ihtiyaçsızlık ismetine sahip yegâne varlıktır) bulunmadan bir varlıkta “gınay-ı tam” (tam bir zenginlik hali) bulunmaz. Gınay-ı tam bulunmayınca da o varlık, herkes için maksud ve mülteca olmaz, varılacak son yer olmaz, ihtiyaçları gidermek için başvuru mercii de olmaz. Çünkü kendisinden istenilen şeye kendisinin ihtiyacı olup olmadığı bilinemez.
    Gınayı nefsîsi (zatî istiğnası) bulunmayanda, gınayı tam da bulunmaz. Gınayı tam bulunmayan da kalan eksikliği telafiye ihtiyaç bulunur, tam izzet ve bulunmaz, mağlup edilmesi mümkün hale gelir. Bu takdirde bizzat kendisine yönelinen (maksud) ve mülteca (sığınılan) olamaz. Bundan dolayı Ebu Hüreyre samed’in tanımını yaparken “herkesten müstağnî, herkes ona muhtaç” diye istiğna-yı tammı açıkça beyan etmiştir.
    Samediyet (Herkesten müstağni, herkes ona muhtaç) tam manasıyla Allah’a mahsustur. Allah samediyetin tam manasıyla sahib-i hakikisidir. Her şey Allah’ın elinde ve Allah’ın ındindedir. İşlerde ve tüm ihtiyaçlarda sığınılacak, güvenilecek, yönelinecek, dayanılacak, itimad edilecek samed ve ancak ve ancak odur. Sebepler kendilerini son merci bilip güvenenlere, yönelenlere çok zaman hıyanet eder.
    Allah’tan başkasına bütünüyle ve tam bir bağlılıkla yönelip tevekkül ve itimad edilmemelidir. Namazda önünden geçilmesi tehlikesi bulunan yerde namaz kılan sütre edinmelidir. Sütreye yakın olarak namaz kılmalı ki şeytan namazı kesmesin. Sütreyi de doğrudan doğruya, düpedüz cephesine almayarak, sağına veya soluna koymak, iki kaşından birine getirmek de sünnettir. Mikdad (r.a.)’den: Rasûlullah’ı (s.a.v.) bir direğe veya ağaca doğru namaz kılarken görmedim, mutlaka onu sağ veya sol kaşı üzerine kılar, onu samden samd eylemez yani düpedüz, dosdoğru karşısına almaz, ondan meylederdi. Merakılfelâh
    Sütreyi sağ veya sol yana biraz meyl ettirerek, sütreye doğrudan doğruya yönelmemek de gerekir. Bunun gayreti ilâhîyeden olduğu söylenmiştir. Allah kendisinden başkalarına doğrudan doğruya samd ile (kasd ile) teveccühü istemez. Bu hadisede kevinde (oluşta) bile bir şekilde Allah’ın samediyetinin isbatı vardır.
    Binaenaleyh mümin bütün işlerinde de bunu örnek almalı esbabı sağa veya sola alarak, en doğrusu sola alarak bütün varlığıyla kasd ve niyetini doğrudan doğruya Allah Teâlâ’ya doğrultmalıdır.
    Müşrikler, Allah ve ulûhiyetini tanıyorlardı ama ulûhiyette tek olduğunu, vahdaniyetini tanımıyorlardı. Allah isminin ve ulûhiyet sıfatının O’nun birliğini gerektirdiğini bilmiyorlardı. Bundan dolayı da değişik ihtiyaçalrını, muratlarını, maksadlarını sayısız ilahlarda arıyorlardı. Yani değişik değişik mertebelerde samedler düşünüyorlardı. Ulûhiyetin bir samediyet ifade ettiğini, ilah demenin, mabud demenin en baş maksud demek olduğunu biliyorlarsa da en baş olmanın birlik, tevhid gerektirdiğini, bütün samediyetin bir tek maksuda, bütün kâinatın hâlikı olan hak bir ilahta toplanacağını, buradan hareketle de bütün maksadlarını tek bir noktada birleştirmek gerektiğini bilmiyorlardı.
    Bundan dolayıdır ki Allah Rasûlü (s.a.v.) ve müminler لاَاِلَه اِلاَّ اللَّهُ Allah’tan başka ilah yok dedikçe müşrikler
    [​IMG]
    Bir sürü ilâhı tek bir ilah mı kılıyorlar, gerçekten bu şaşılacak şey diyerek şaşırıyorlar ve itiraz ediyorlardı.
    Hikmet sahipleri: Dünya altından bile olsa yok olucudur. Ahiretse topraktandır ama bakîdir. Akıllı olana yok olucu altın konusunda zahidlik, baki toprak konusundaysa rağbet edici olmak gerekir. Hakikatte dünya ve dünyada bulunanların yok olan toprak olduğu düşünülürse, ne yapılması gerekir, düşün.
    Allah Teâlâ’nın, doyurulmaya ihtiyaç duymayan bir doyurucu olduğunu bilen rızık talebinde başkasına değil yalnızca ona yönelir, bütün hallerinde ona tevekkül eder, başkalarından yardım dileyerek, rızık konusunda Allah Teâlâ’yı itham etmek gibi bir saygısızlık ve tahkire düşmez, zira Allah teâlâ insanı yarattığı zaman kimseyi yaratma işine ortak etmemiştir ki rızık konusunda kendisinden başkalarını ortak etsin.
    İhtiyaçları, zamanında ona yönelene gereken, yokluk zamanlarında da ona şikâyette bulunmak, ne ihtiyacı varsa ona iletmek, yalvarmasını güzelleştirerek ona ulaştırmak, kavuşma yollarıyla ona yakınlaşmaktır.
    Hattâbî, samed, önemli işlerde, felâket ve ihtiyaç anlarında kendisine başvurulan demektir.
    Hadis-î şeriflerde samed:
    [​IMG]
    Rasûlullah (s.a.v.) bir adamın şöyle söylediğini işitti: “Allah’ım, şehadet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum: Sen kendisinden başka ilâh olmayan Allah’sın, birsin, samedsin (hiçbir şeye ihtiyacın yok, her şey sana muhtaç), doğurmadın, doğmadın, bir eşin ve benzerin yoktur.” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: Nefsimi kudret elinde tutan zâta yemin olsun, bu kimse Allah’tan ism-i âzamı adına talepte bulundu. Şunu bilin ki, kim ism-i âzamla talepte bulunursa Allah ona dilediği şeyi muhakkak verir.” Ktb. Stt. Trcm.6/554
    [​IMG]
    Rasûlullah (s.a.v.) bir adamın Ey Allah’ım bir samed olan, doğurmayan ve doğrulmayan, eşi ve benzeri de olmayan Allah adıyla senden istiyorum. Günahlarımı mağfiret et, sen ğafursun, rahimsin dediğini işitmişti, hemen şunu söyledi: “o mağfiret edildi, o mağfiret edildi, o mağfiret edildi.” Ktb. Stt. Trcm 6/555
    [​IMG]
    Osman b. Affan (r.a.)’ten dedi ki: Ben hasta olmuştum, Rasûlullah (s.a.v.) da beni ziyaret ediyordu. Bir gün bana bir şeyler okuyordu: Rahman rahîm olan Allah adıyla, bulduğun şeyin şerrinden bir, samed olan doğurmayan ve doğrulmayan hiçbir dengi bulunmayan Allah’a koruması için dua ediyorum. Dönüp gideceği zaman ayakta durarak şöyle buyurdu: Ey Osman, bununla korun, bunun benzeriyle korunmazsın. (bunun gibisiyle korunmazsın).
    İhtiyaçlar kulu Allah’a bağlayan bağlardır. İnsanlar Allah’a ihtiyaç bağlarıyla bağlıdırlar. İnsanın kendisi için ilâh kabul ettiği varlıklar da asılda kendisinin ihtiyaçlarını, ihtiyaçlarından bir kısmını veya birini karşılayacağını zannettiği varlıklardır.
    Allah, bir çok ismin de sahibidir. Sahip olduğu bu isimler kullarının ihtiyaçlarının çeşitliliğine hitap eder şekilde çeşitlilik gösterirler. İsim çokluk ve çeşitliliği, varlıkların ihtiyaçlarının çokluk ve çeşitliliği ile ilgilidir.
    Namaz kılan kulun nereden kılarsa kılsın yöneldiği yer Kâbe’dir. Aradaki beldeler, ülkeler, denizler, dağlar, hatta kiliseler, havralar, putlar… yönelişine, dosdoğru, dümdüz bir şekilde Kâbe’ye yönelişine engel olamazlar. Aynı onun gibi kulun herhangi bir ihtiyacını karşılamada yönelmesi gereken varlık Allah’tır, veya o ihtiyaçla ilgili Allah’a ait isimdir. O ismin tecellîsini bekleyerek yapması gerekenleri yapar. “Yapması gerekenleri yapma”ya yönelemez, onun tecellîsini bekleyemez. Onları yaparken ismin tecellîsini bekleyerek yapar.
    Kulun, ihtiyacı ve işleri ne olursa olsun onları çözecek olanın Allah olduğuna, onları Allah’ın muradı olmasızın gideremeyeceğine inanması gerekir. İhtiyaçlarını Allah’tan başkası asla karşılayamaz.
    Meseleye insanî ihtiyaçlar açısından baktığımızda; insan içinde yaşadığı ortamda kendisine farklı muamele edilmemesini ister, yaptığı ziraatin, işin, çalışmanın diğer insanlar için karşılığı nasıl veriliyorsa kendisine de öylece muamele edilmesine ihtiyaç duyar, yani adaletle davranılma ihtiyacı vardır (Adl). Dünyada yaptığı birtakım hareketlerin kendisini olumsuzluklarla karşılaştırmamasını ister, böyle bir ihtiyacı vardır (Afüvv). Karşılaştığı sorunların çözülmesi, müşküllerinin halledilmesi ihtiyacı vardır (Fettah). Yaptıklarının, ahirette cezasını görmemek gibi bir ihtiyacı vardır (Gaffâr, gafûr, gâfir). Bilmediklerinin öğretilmesi, yol gösterilmesine ihtiyaç duyar (Hâdî ve Reşîd). Düşmanlarını alçaltacak (Hâfid), onları zelil kılacak (müzill) rızıklarını daraltacak (kâbiz), engel olacak (manî), onlardan intikamını alacak (müntakim), kendisini yüceltecek (Râfi’ ve Muizz), rızkını genişletip bollaştıracak (bâsıt, Rezzak, vasi, vehhâb), galip getiercek (kahhar) birine ihtiyaç duyar. Kendisine yumuşak davranılmak (Halîm), sevilip derilir olmak (vedûd), bolca ikram edilir olmak (kerîm), kendisinin yetmediği yer ve zamanlarda yetişilir olmak (hasîb, Kâfî), ihtiyaçları bilinir olmak (lâtif), dileklerine karşılık verilir olmak (mucîb), iyiliklerin çok karşılık verilir olmak )şekûr), güvenilip dayanılan (vekîl), kendisine sahip çıkılır olmak (velî), hastalıklarında iyileştirir olmak (şafî), her hususta güvende olmak (mümin), her şeye karşı korunur olmak (hafîz).. ihtiyaçları vardır. Tüm bu ihtiyaçları karşılayacak olan da Allah’tır.
    İnsan, dünyada ihtiyaçlarından birini karşılarken, başvurduğu sebebi gerçekleştirirken, sebebin ötesinde, o sebebi işlediğini vermeye muvaffak kılacak bir varlığı bulunduğunu ümid etmesi ve gönlünü ona bağlaması gerekir.
    Dünyevi bütün sebepleri tükettikten sonra hâlâ ihtiyaçlarını karşılayamayan insanın diyelim ki bir hastanın gönlündeki ümid, samed olan şâfi Allah ümizi. Allah, insanlardan, kendisine bu bağlılığın, dünyada yapacakları her şeyi yaptıktan sonra ortaya çıkan bir bağlılık olmaması, yapacakları her şeyi yaparken bile kendisine yönelerek yapmalarını ister. Yani Allah kulundan hangi ihtiyacı olursa olsun, o ihtiyacını kendisinin karşılayacağını bilmesi ve karşılayacağına inanması ve kendisinden başkasının karşılayamayacağına itikad etmesini ister. Hangi sebeple ihtiyacına ulaşırsa ulaşsın kul bilmeli ki o sebebi o ihtiyacı karşılayacak sebep kılan da Allah’tır. Allah’ın sebep kıldığı bir şey de Allah’a itiraz edemez.
    Kulun ihtiyaçları ve işleri konusunda kendisine müracaat edeceği, daha yücesi bulunmayan en yüce varlık samed olan Allah’tır. Allah kulların ihtiyaçlarıyla ilgili olan isimlerinde sameddir. Sadece bir veya birkaç isim ve ihtiyaçta değil bütün ihtiyaç ve işlerde Samed’dir.
    Din Allah’a sıla esası üzerine kurulmuştur. Kulun ihtiyaç ve işlerinden hiçbirinin kulu bu esas üzerinde hareket etmekten uzaklaştırmamalıdır. Her an Allah’a iltica üzre bulunulmalıdır. Mümin olmayanlar Allah’tan başkalarına iltica ederler. Samed ismi, Allah’tan başka iltica edilecek varlık bulunmadığını, iltica edilecek olanın sadece Allah olduğunu anlatır.
    S amed, ahlâkından hissedar olmak isteyen yemesini, içmesini, uyumasını azaltmalı, fuzulî sözü terk etmeli, insanların ve canlı varlıkların ihtiyaçlarını görmeye gayet etmeli
    [​IMG]
    (Allah bir kulunu sevdiğinde ona insanların ihtiyaçlarını görmeyi nasip eder) ve samed zikrine de devam etmelidir.

    Bu ismin Allah için ifade ettiği anlamlar,
    1 – İhtiyaçsızlık ismetinin kendisinden başkası bulunmayan tek sahibidir, kimseye ihtiyaç duymaz,
    2 – Varlıkların ihtiyaçlarını kendisinden başka karşılayacak kimse yoktur, varlıklar O’na muhtaçtır.
    3 – Dayanılacak, sığınılacak, güvenilecek, umduklarını verecek, beklediklerine nail kılacak, korktuklarından uzaklaştıracak, isteklerine cevap verecek sadece O’dur,
    4 – Varlıkların, özellikle insanın kendisinden başkasına tam bir yönelişle yönelmesini istemez, böyle bir yönelişi kendisine ithamda bulunmak olarak anlar,
    5 – Ne kadar çeşitli ihtiyaçların sahibi olurlarsa olsun insanlar, Allah, onların bu ihtiyaçlarını karşılamada samed yani en üste ve en kudretli varlık olarak bulunmaktadır,
    6 – İhtiyaçlar, zahirde dünyevi sebepler yoluyla giderilir, hakikatte ise ihtiyaçları Allah giderir. Kulun sebeplerin ötesinde Allah’ı müsebbibülesbab olarak görmesini ister,

    Rasûlullah aleyhissalâtü vesselâmın nasîbi;
    1 – Allah’ın samediyetini tam anlamıyla inanır, dayanır, güvenir, sığınırdı,
    2 – İnsanların ve canlı varlıkların maddî ve manevî, dünyevi ve uhrevî ihtiyaçlarını karşılamaya gayret ederdi,
    3 – Bir topluluğun seyyid’inin o topluluğu herkesten daha çok faydalı olmaya çalışanın olduğunu söylerdi,
    4 – Allah’tan başkasına ihtiyaç duymaz ihtiyacını sadece Allah’a arz ederdi,
    5 – Dünyaya olan ihtiyaçlarını azaltır, âla-i Muhammed için hayatlarını sürdürecek kadar rızık isterdi,
    6 – İnsanların Allah’a en sevimli olanlarının kullarına en çok faydası olanlar olduğunu ve Allah’ın kuluna yardımcı olmasının kulun Allah’ın kullarına yardımcı olmasına bağlı olduğunu söylerdi,
    7 –[​IMG] kelimesinin geçtiği yegane sure olan ihlas suresinin okunmasını teşvik sadedinde Kur’an’ın üçte birine denk olduğunu ifade ederdi,

    Kulların bu isimden nasîbi;
    1 – İş ve ihtiyaçları hususunda yalnızca Allah’a dayanmak, güvenmek, sığınmak, ondan beklemek,
    2 – Günahlarından korkmak, Rabbinden başkasından beklememek,
    3 – Allah’ın dışındaki varlıklara olan bağlılık ve bağımlılığın ihtiyaçtan kaynaklandığını bilerek azaltmak,
    4 – İşleri ve ihtiyaçları hususunda başvurulan insan olmak,
    5 – Namazda Kâbe’ye döndüğü gibi iş ve ihtiyaçlarında da hangi sebebe sarılırsa sarılsın sadece Allah’a yönelmek,
    6 – Beklediklerini sebebe yapışmasından değil, Allah’tan beklediğinin ilk tezahürü olarak görmek, sebeplere yapışmayı,
    7 – Allah’tan beklediğinin alâmeti olarak görmek: Verilmeyeni nimet saymak şükretmek, verilenleri nimet saymak şükretmek, şükretmeyi nimet saymak şükretmek. Hep şükür üzre olmak.
     

Sayfayı Paylaş