Er Rauf anlamı

Konu, 'Ayet, Dua ve Hadis' kısmında Nursena tarafından paylaşıldı.

  1. Nursena

    Nursena Admin

    Er Rauf bizi esirgeyen, koruyan. Allah'ım Er Rauf ismini anlamını bilip iç dünyamızda bunu hazım etmeyi nasip eyle.

    RA’F ([​IMG]): Esirgemek, çok esirgemek, masdarından çok esirgeyici, Mihriban anlamındadır. Bu sıfat insanda rikkat-i kalpten doğar. Rikkat-i kalp, kalbin kolaylıkla etkilenebilir, kırılabilir incelikte bulunma hâlini ifade eder. İhsan (iyilik yapmak) da bu hâlin varlığı ile ilgilidir. Yani rahmet rikkat-i kalp ve ihsandan ibaret olur ki muhsinden ve Muhsinlikten bahsettiğimizde rikkat-i kalp sahipliğinden de zaten bahsetmiş oluruz ki ayrıca zikre gerek kalmaz. Ama ilkinden yani rikkat-i kalp sahipliğinden bahsettiğimizde ikincisinden yani ihsandan bahsetmiş olmayız, ihsana ulaşmayan, ulaştırmayan bir duygudan bahsetmiş oluruz. Kısacası ihsan da, rikkat-i kalp de rahmettir, rahmettendir.

    Allah Teâlâ için rahmet sıfatını kullandığımızda rikkat-i kalp onun için düşünülemeyeceğinden, etkilendiği için ihsan ettiğini de söyleyemeyiz. Kullarından dergâh-ı ilâhîye ne çıkarsa çıksın O’nun ihsan edici olduğu anlatılmış olur, rahimdir veya rahmandır dediğimizde. Raûf’tur dediğimizde ise zaten yarattığı varlığın aczini, za’fını, noksanını, aybını bildiği için teklifini ona göre düzenler demiş oluruz.

    Allah Teâlâ, rahimdir, rahmandır. Bir çok ismi bu isimlerin anlamı olan “rahmet”in tecellî biçiminden hareketle kendisine isim olarak almıştır. Afüvv, gafur, gaffar, tevvab, hâdî, latîf, kerîm, vakîl, veliyy, mücib, fettah, vehhab…..raûf gibi. Raûf’tur, varlığın (sadece insanın değil ama isimlerde insanlara muamelesi önemli olduğu için öyle düşünmek zorundayız. Yoksa varlığın tümünün sahip olduğu bir acz-i zâti vardır. Bu acz-i zâtîyi dikkate alıp kurallar belirlemesi re’fetindendir. Bu noktadaki rahmet tecellîsi re’fet adını alır) aczine, zaaflarına, ayıplarına nazaran kurallar, belirleyiciliğini ifade eder. Yani rahmetin tecellîsinin önceliği sonralığı ile alâkalı bir isimlendirmedir.

    Meseleyi insan açısından ele aldığımızda durum yaklaşık olarak şu minval üzere seyreder: Rahmaniyetinden kaynaklanarak insan yaratılır, Allah Teâlâ da hâlık, bedî, musavvir… gibi isimler alır. Akıl ve donanımlar verilir ki Allah’ı tanısın, reşid, hâdî olur, Allah. Bu donanımlar acz-i zâtisini ortadan kaldırmaz insanın, resuller, kitaplar gönderir Allah, bâis olur. Kulundan istediği kulluğu belirlerken kendisini değil kulun zaaflarını dikkate alarak belirler, rauf olur. Buna rağmen kulun zaaflara düşmesine aldırmaz afüvv, olur, tevbesini kabul eder tevvab olur, Âhirette günah işlememiş hâle getirir gafur olur….
    Dinler, Allahü Teâlâ’nın özel merhameti olan re’fetinin bir eseridir. Re’fetinin eseri olan dinde, ayrıca insanî re’fetin devreye girmesine de Allah yine re’fetinden kaynaklanarak engel olur. İnsanî re’fetin devreye girmesi, bu anlamda, din diye bir şeyin ortada kalmaması, bağlayıcılığını (zira re’fet-i insanî daha çok kendini ukubatta gösterir) müeyyideler zayıflatıldığı için yitirmesi anlamına gelir.

    İslâm dünyasındaki tartışmaların yoğunluğunun ukubatta (cezalarda) olması düşündürücüdür. Bu Müslümanların da teosentrik (Allah merkezli) bir dünyadan homosentrik (insan merkezli) bir dünyaya nasıl kayma süreci yaşadıklarını gösterir. Kendilerini düzeltmeye cesaretleri yoktur da, kendilerine ait olmayan kuralları, kendilerinin ürünü olan, kendilerine ait etiket taşıyan kurallarla değiştirmeye uğraşırlar. Din asılda insanın kurtuluşu sorunuyla ilgilenir. Bu sorun olmasaydı Kur’an ve de din gönderilmezdi. Bizim insanımızın çabası da hem dinden, hem kendinden vazgeçememe çabasından başka bir şey değildir. Batılı anlayışsa toptan dinden vazgeçerek, kendi ceza sistemini kendi belirleyerek tanrı-insan, insan-tanrı olduğunu göstermiştir.

    Batılı anlayışta insan her hususta özne olmak gibi bir mevkiye sahiptir. Bu anlayışın İslâm dünyasındaki yansıması özne Allah’tır ama insan dinde özne olabilmelidir şeklindedir. Allah’a itaat dinde, kuralları belirleme özneliğidir tartışılan, yoksa dinin Allah’a ait olmasında değil.

    Cenâb-ı Hakk, insanlar için din belirlerken kendi azamet ululuk ve yüceliğini değil, insanın acz, zaaf ve kapasitesini dikkate alarak belirlemiştir. Allah’ın bu belirleyicilikte takip ettiği tarzı, belirlemiş bulunduğu “din”in kurallarını tekrar düzenlemede insanın tarz olarak takip ettiğini söylemesi ortada “din” diye bir şey bırakmamaktan başka bir şey değildir.

    Allah’ın dini, aslında insanları koruyan, kayıran, himaye eden bir dindir. Cenâb-ı Hakk sonsuz, sınırsız kudret sahibidir. Kudretini insanlara karşı kullanırken koruyucu, kayırıcı, himaye edici, esirgeyici olarak kullanır. Bunu da en güzel şekilde “din”de ve “din”le gösterir. Dînin bizzat kendisi, O’nun koruyuculuk ve kayırıcılığının tezahürüdür. Dînin bu vasıfları yanında bir buyruğuna karşı insanî re’fetin devreye girmesi, girerek insanı esirgemeye çalışması umumî zararlara sebep olur.

    Kur’an-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk’ın re’fetine, raûf oluşuna bağlanan hususlar:

    [​IMG]
    Hayvanları da O yarattı. Onlarda sizin için ısıtıcı (şeyler) ve birçok faydalar vardır. Onlardan bir kısmını da yersiniz. Sizin için onlardan ayrıca akşamlayın getirirken, sabahleyin salıverirken bir güzellik (bir zevk) vardır. Bu hayvanlar sizin ağırlıklarınızı, ancak güçlüklerle katlanarak varabileceğiniz bir memlekete taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok şefkatli (raûf), pek merhametlidir. (16 – Nahl: 5-6-7)

    [​IMG]
    İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız. Resûlün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık. Senin (arzulayıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi (Kâ’be’yi) biz ancak Peygamber’e uyanı ökçeleri üzerine geri dönenden ayırt etmemiz için kale yaptık. Bu, Allah’ın hidayet verdiği kimselerden başkasına elbette ağır gelir. Allah sizin imanınızı asla zâyi edecek değildir. Zira Allah insanalra karşı şefkatli ve merhametlidir. (2 – Bakara: 143)

    [​IMG]
    O, dönüp gitti mi (yahut iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesli bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez. Böylesine “Allah’tan kork” denilince benlik ve gurur kendisini günaha sevkeder. (ceza ve azap olarak) ona cehennem yeter. O ne kötü yerdir. İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah’ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder. Allah kullarına şefkatlidir. (2 – Bakara:205-206-207)

    [​IMG]
    Herkesin iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu gönde (insan) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir. (3 – Âl-i İmran: 30)

    [​IMG]
    Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar onları saptıracak değildir. Allah her şeyi çok iyi bilendir. Göklerin ve yerin mülkü yalnız Allah’ındır. O diriltir v eöldürür. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır. Andolsun ki Allah, Müslümanlardan bir gurubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan sonra Peygamberi ve güçlük zamanında ona tabi olan muhacirlerle ensarı affetti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, pek merhametlidir. (9 –Tevbe: 15-16-17)

    [​IMG]
    Görmedin mi Allah yerdeki eşyayı ve emri uyarınca denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de kendi izni olmadıkça yeryüzüne düşmekten korur. Çünkü Allah çok şefkatli ve çok merhametlidir. (22 - Hac: 65)

    [​IMG]
    Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi? Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler. Onu duyduğunuzda “Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ. Bu çok büyük bir iftiradır” demeli değil miydiniz? Ya sizin üstünüze Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı. Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı, (haliniz nice olurdu) (24 – Nûr: 12-13-16-20)

    [​IMG]
    Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkartmak için kuluna apaçık âyetler indiren odur. Şüphesiz Allah size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. (57 - Hadid: 9)

    Yukarıda sıralanan âyet-i kerimelerde re’fet-i ilâhî olarak gösterilenler (Allahu a’lem) şunlardır:

    1 - Yüklerimizi taşıyacak, yemek olarak faydalanılacak, göz zevkimize hitap edecek hayvanalrın yaratılmış olması,
    2 - Rasûle kimin tâbi olup olmayacağının belirlenmesi için kıble değişikliğinin yapılıp imanların zâyi edilmesi için yapılmamış olması,
    3 - Allah’ın bozgunculuk yapılmasını sevmemesi,
    4 - Allah’ın kendisinden sakındırması,
    5 - Allah tarafından sakınacakları şeylerin insanlara açıklanması,
    6 - Tevbelerini kabul buyurması,
    7 - Arzda olan her şeyi insana musahhar kılması,
    8 - Denizlerde yüzen gemileri insanlara musahhar kılması,
    9 - Yeryüzünü, üzerine göğün düşmesinden koruması,
    10 - Bir kadına yapılan iftiranın cezasından müminlerin bu olaya has olarak kurtulması,
    11 - Bizim karanlıklardan nura çıkmamız için peygamberimize apaçık âyetler indirmesi.

    Dîn’in kuldan istediklerinin, kul tarafından gerçekleştirilmesinde bir “külfete katlanma” sözkonusu olacaktır. Ama bu “külfete katlanma” tercih edilmediği takdirde ortaya çıkacak “külfet” katlanılamayacak, yani takat getirilemeyecek külfetler olacaktır. Asılda dindarlık azıcık külfete katlanarak, katlanılamayacak olanları bertaraf etmekten ibarettir. Rasûlullah’ın haberlerinde ölçüde ve tartıda eksiltmenin kıtlığa, zekâtı vermemenin yağmursuzluğa, ahlâksızlığın alenileşmesini o güne kadar karşılaşılmamış türden hastalıkların ortaya çıkmasına…. Sebep olacağının söylenmesi de emirlere uyma, yasaklardan kaçınma külfetine katlanamayışın sebep olduğu felâketlerin henüz gelmeden önce bize duyurulmasıdır.

    [​IMG]
    Yeryüzünde uygulanan bir had, yeryüzü halkı için otuz sabah yağmur yağmasından daha hayırlıdır. A. b. Hanbel

    Din’de şâri’ olan Cenâb-ı Hakk, insanların uymaları gereken “din”i belirlerken zorlaştırmayı değil kolaylaştırmayı ve kolaylığı {

    [​IMG]
    Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. (2 – Bakara: 185)

    [​IMG]
    O sizi seçti, din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi. (22 – Hac: 78)}

    seçmiş, mükellefiyet için insanların takatlerini dikkate almış

    [​IMG]
    Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. (2- Bakara: 286), bunlara rağmen güç ve hallerinde bir hastalık, zayıflık ortaya çıkarsa kulları için ruhsatlar ortay koymuştur.

    Mirac-ı Nebi’de asılda 50 vakit olarak farz kılınan namazın âleyhissalâtü vesselâm efendimizin isteğiyle beş vakte kadar düşürülmesi, re’fet-i rabbanî ile re’fet-i nebî sayesinde gerçekleşmiştir.

    Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz de:

    [​IMG]
    Şüphesiz Allah, emirlerinin kabul edilmesinden hoşnut kaldığı gibi ruhsatlarının kabulünden hoşnut kalır. Muhakkak Allah beni kolaylaştırılmış haniflik (batıldan uzak) yani dîn-i İbrahim üzre gönderdi ve “Allah size dinde hiçbir zorluk yüklemedi” (22- Hac: 78) âyetini okudu. Kenzülummâl. Müstedrek’ten buyurmuştur.

    Halîmî, raûf ismini; kullarının görevlerini kapasitelerine uygun bir şekilde düzenlemek, ayrıca bu konularda kendilerine çeşitli ruhsat ve kolaylıklar sağlamak suretiyle onlara karşı çok kolaylaştırıcı ve pek müşfik davranan diye tanımlar.

    Allah Teâlâ hazretleri, evladına düşkün bir baba gibidir. Kışın baba evladı hasta olmasın diye soğuktan korumaya çalışır, buna re’fet diyoruz. Hasta olduğunda ise elemini hafifletme gayreti içerisine girer, bun da rahmet diyoruz. Re’fet herhangi kötü bir duruma düşmeden gerçekleşen rahmet, rahmetse düştükten sonradır.

    İkisinin arasındaki farkın öncelik sonralık, hususîlik umumîlik farkı olduğu ifade edilmiştir. Henüz istenmeyen bir durumla karşılaşmadan önce değişik yollarla onlarla karşılaşmayı engellemeye çalışmak re’fettir. Yani bu anlamıyla re’fet vikaye=koruma ile ilgilidir. Rahmetse tedavi ile ilgilidir. Allah Teâlâ’nın re’fetindendir; İsyana düşmeden önce kulunu isyandan, isyan yolları ve sebeplerinden uzaklaştırmak. Her türlü engellemelerine rağmen kulu isyana düştüğündeyse, hak ettiği cezayı kaldırması rahmetindendir. Re’fet, rahmetin sorumluluk ve yükümlülük belirlenirken, gerçekelşen tecellîsinin özel ismidir. Dünyevîdir, uhrevî değildir.

    Dünyevîdir, uhrevî değildir dedik. Evet, dünya teklif yeridir. Âhiretse, tekliflerle ilişkinin değerlendirilip iyi ve kötü karşılığının verilme yeridir. İkisinde de rahmet-i ilâhî gerçekleşir. Dünyada gerçekleşen tekliflerin kolaylaştırılması rahmetine re’fet, Âhirette gerçekleşen karşılıkların iyileştirilerek verilmesi rahmetine mağfiret denilir.

    Hataya düşmeyi engelleyen, iyilikler yapmayı insan için kolaylaştırmaya re’fet-i ilâhî, düştüğünde, iyilikleri terk ettiğinde cezasına çözüm bulmak da rahmet-i ilâhî gereğidir.
    Re’fet, dünyada rahmâniyetten kaynaklanan rahmetin özel bir tecellîsi, Âhirette karşılaşılacak rahmetse rahîmîyetin bir tecellîsidir.

    Bu isimden nasiplenmek isteyen insan her şeyden önce sorumluluğu altındaki insanlardan başlayarak ve yayılarak giderek bütün insanları, Allah’a isyan etmelerini engelleyecek bir takım koruyucularla isyana düşmekten uzaklaştırmalıdır.

    Kulunu isyan düşmeden önce tevbeye özendirmek ve yönlendirmek Cenâb-ı Hakk’ın re’fetindendir. İsyana düştüğündeyse ceza gerekli olur. O anda da cezanın kaldırılması rahmetinden beklenir.

    Re’fet, iyiliği ulaştıracak olan varlığın mükemmel hâlidir.

    [​IMG]
    "Zina eden kadın ve zina eden erkek her birine yüz değnek vurun Allah’a ve Âhiret gününe inanan (insan)lar iseniz. Allah’ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi onlara karşı acıma duygusu tut(up engelle)mesin.” (24 – Nûr: 2) Allah’ın muhterem tuttuğu iffeti hetkeden (yırtan) zanî ile zaniyeye acımak hissine mağlup olup da onarlı iltimas ile Allah’ın emrettiği cezayı ihmal etmezsiniz. Allah’tan ve Âhiret mesûliyetinden korkarsınız. Zira onlara acımak zinaların amüsamaha etmekte değil, tevbelerine sebep olmak için hadlerini yerine getirmek ve bu suretle iffeti muhafaza ve zinanın taammümünü (yaygınlaşmasını) menederek nikâhın tesisine çalışmaktadır. Binaen aleyh insanlarca re’fet ve merhamet ona teşvikte değil, ondan men ve zecr ile kurtarmaktadır. Bu âyette emrolunan yüz celde ise o men ve zecrin gayet basit ve sade ve her türlü külfet ve mahzurdan arî bir tarikıdır. Elmalı

    Raûf isminin Cenâb-ı Hakk için ifade ettiği anlamlar;

    1 - Cenâb-ı Hakk, insanlara re’fetinden “din” göndermiştir,
    2 - Re’fetini “din” kurallarını belirlerken de göstermiştir,
    3 - İnsanlar daha sonra istemedikleri durumlarla karşılaşmasınlar diye ,dünyada, onarlı kötülüklere düşmekten ve iyilikleri terk etmekten esirger,
    4 - İşlerimizi kolaylaştıracak bir takım varlıkların yaradılmış olması,
    5 - Denizlerde yüzen gemilerin insanlara verilmesi,
    6 - Tevbelerin kabul edilmesi,
    7 - Dinde bir kısım ruhsatların belirlenmesi,
    8 - İnsanların görevlerinin kendi kapasitelerine ve takatlerine göre belirlenmesi.

    Peygamberimizin (s.a.v.) bu isimle ilgili nasibi;

    1 - Ümmetini neredeyse Allah’a karşı da esirgerdi:
    I - Mirac’ta namazla ilgili durum,
    II - Kendisine inansınlar diye kendisini parçalayacak şekildeki gayreti,
    III - Teravih namazı ile ilgili olarak aleyhissalâtü veselâm efendimiz halka üç gün teravih kıldırmış, her gece bir öncekinden daha fazla cemaat toplanmış, dördüncü gece mescid cemaati almamış ama Resûlullah da mescide çıkmamış sabah namazına çıkmıştır. Sabahleyin çıktığında ise (dün gece size teravih kıldırmam için mescitte) beklediğinizden habersiz değilim. Ancak (bu namazı size kıldırmaya devam etmem hâlinde) onun size farz kılınmasından ve sizin de onu eda etmekten acze düşmenizden korktum diye buyurması,
    IV - Bedir esirlerinin salıverilmesini istemesi,
    V - Yapmak durumunda kaldığı iki şeyden en kolay olanını seçmesi,
    VI - Zor geleceği kaygısıyla her namaza başlarken misvakı emretmemesi,
    3 - Kim ve ne olursa olsun, hiçbir şekilde işlerin zorlaştırılmasını istemezdi, zorluklarla karşılaşan insanların zorluklarının kolaylaştırılmasını ister, kolaylaştıranların da aynı şekilde, zorluklarla karşılaşacakları mahşer gününde Allah tarafından işlerinin kolaylaştırılacağını söylerdi,
    4 - Tebasının işlerini zorlaştıranların, kolaylaştırmadan istifade edemeyeceklerini anlatırdı,
    5 - Müminlere farz olur endişesiyle birçok ibadeti arada terk ederek gerçekleştirirdi,

    Bizim bu isimden nasibimiz;

    1 - İdaremiz altında bulunan insanlara re’fetle muamele; uyacakları kuralları belirlerken, uymadıklarında müeyyideleri belirlerken, onların güçlerini dikkate alarak belirlemek,
    2 - Belirleme işinde onların güçlerini dikkate almakla tevazumuzu da yansıtmak, (Re’fet’in tevazu ile olan ilgisine de dikkat etmek gerek.)
    3 - Çevremizdeki insan ve hayvanların işyüklerini azaltmaya çalışmak, onların işlerini kolaylaştırmak,
    4 - Zorluğa düşenleri yardımsız bırakmamak,
    5 - Kendimiz için azimetleri seçmek, başkaları içinse ruhsatlara uygun hayat ile yetinmek, yeterli görmek.

Sayfayı Paylaş

Misafirler bu sayfaya şu kelimeleri arayarak geldiler:

  1. rauf musavvir ne demek

    ,
  2. raufun manası