El Veli, El Vali ne demektir?

Konu, 'Ayet, Dua ve Hadis' kısmında Nursena tarafından paylaşıldı.

  1. Nursena

    Nursena Admin

    Ya Rabbi sen bizim Velimizsin sen olmasan biz ne çare düşeriz. El Veli anlamı nedir? El Vali ne manaya gelir?

    VELÂ: İki veya daha fazla şeyin aralarında yabancı bir şey bulunmayacak şekilde yakın olması, bir bütün, bir birliktelik oluşturmasıdır. Bu yakınlık maddî olabildiği gibi manevî de olabilir. Mebân, din, nisbet, dostluk, yardım, sevgi, inanış … yakınlığı gibi.

    VELÎ de bu anlamdan hareketle bir insanın dostuna, yardımcısına, arkadaşına denir. Allah’a (c.c) izafe edildiğindeyse maddî yakınlık sözkonusu olmaz. Seven, koruyan, himaye eden, yardım eden anlamında olur.
    Velî lafzı için teklif edilen bütün anlamlar aslında muhabbet ve manevî yakınlığın gereği olan, görüntüsü (tezahürü) olan kelimelerdir. Muîn, nesîr, himaye eden, dost, muhib, sadîk, yâr…Birinin velîsi olan kimse velisi olduğu kimsenin faydasına, işlerinin yolunda gitmesine yarayacak bütün işlerini üzerine almış demektir. Bu bir hak ve yetki sahipliliğidir.
    Allah’ı (c.c) rabb olarak görmek yetki ve hak sahibi olarak görmek demektir. Allah (c.c) müminlerin velisidir demek müminler üzerinde hak ve yetki sahibidir demektir. Allah (c.c) bu hak ve yetkisiyle müminleri karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Ama bir insanın da bu hak ve yetkiyi Allah’a (c.c) “iman”la vermesi ve onu “Rabb” olarak bilmesi gerekir.
    [​IMG]

    “Müezzini işittiği zaman kim : Ben şehadet ederim ki bir olan Allah’tan (c.c) başka ilâh yoktur, Ona şerîk de yoktur, Muhammed (s.a.v) O’nun kulu ve Resûlüdür, Rabb olarak Allah’tan (c.c), Resûl olarak (bir rivayette nebî) Muhammed’den (s.a.v), din olarak İslâm’dan razıyım derse günahı bağışlanır.” (Kütübü Sitte Terc. 8/328)
    Rabb ismi altında toplanan isimler
    a- Halk ile kendisi arasında kullanılan, hem hakka hem halka bakan isimlerdir ; Alîm gibi ki hem kendini bilir, hem halkı, Basîr gibi ki hem kendini görür hem de halkı,
    b- Sadece halka tahsis edilen isimler ise fiilî isimleridir, Afüvv, Gaffar, Gafûr, Hâdî, Halîm, Muîz, Rezzâk, Sabûr, Şekûr, Tevvâb, Velî, Vekîl gibi. Bu fiilî isimler melik ismi kapsamındadır. Melik’e mülk= memleket gereklidir. Melik halka tahsis edilen fiilleri kapsamına alırken Rabb ise melik isminin kapsadıklarıyla beraber hak ile hal karasında ortak olan isimleri içine alır.
    Kul Allah’ı (c.c) Rabb (sahip, malik) bilirse Allah (c.c) kulunun işlerini üzerine alır. Buna sebep de muhabbet ve manevî yakınlıktır. İman işle ortaya çıkan, arada yabancı birinin, hiçbir varlığın bulunmayışından (ihlas) kaynaklanan birliktelik. Allah’ın (c.c) kulunun işlerini üzerine almasını gerektiren birliktelik budur. Affını, yardımını, himayesini, hilmini, rızkını, izzetini…gerektiren birliktelik.
    Fahreddin Razî’ye göre VELÎ :
    1–Başkasının işini üzerine alıp idare eden anlamındadır. Kur’ân’da borçlanma ile ilgili âyette geçen velî bu anlamdadır.

    [​IMG]
    “Şayet borçlu sefih veya zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise velisi adaletle yazdırsın.” (Bakara 282)
    2–Yardımcı anlamındadır: Başkasının işini üzerine almak anlamı bütün varlıkları kapsar. Yani Allah’ın (c.c) umûmî velâyetinden canlı cansız, insan hayvan farkı gözetmeksizin herkes ve her şey istifade eder. Onun hususî velâyetindense sadece mümin olanlar istifade ederler.
    3–Seven, dost anlamındadır : “Allah (c.c) inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara 257)
    “Sizin dostunuz ancak Allah’tır (c.c), Resûlüdür (s.a.v), iman edenlerdir.” (Maide 5/55.)
    “Allah (c.c) takvâ sahiplerinin dostudur.” (Casiye 45/19)
    Velî kelimesi Kur’ân’da 13 kadar yerde açık olarak Allah’ı (c.c) tavsif eder. Bu vasıfların geçtiği muhtevalara baktığımızda şunları görürüz:
    Kur'an-Ker'im'de Allah’ın (c.c), kullarını gözettiği ve nimetleri sıralandıktan sonra:
    [​IMG]
    “O hakiki dosttur, övülmeye lâyık olandır” (Şura 42/28) şeklinde hamde lâyık velî olduğu belirtilir.
    Yine (Şura 42/9) da Allah’tan (c.c) başka veliler aramanın boş olduğu beyanından sonra :
    [​IMG]
    “Velî ancak Allah’tır (c.c)” denilir.
    (A’raf 7/155) de Hz. Mûsâ (a.s) beraberindeki 70 kişiyle Tûr’da helâk edecek bir sarsıntıyla karşılaştığında Allah’tan (c.c) bağışlanma talebinde bulunur da
    [​IMG]
    ifadesiyle de bağışlanma isteğinin sebebini beyan eder.
    Melekler kendilerine tapma iddiasında bulunanlara karşı kendilerini tebrie ederken Allah’a (c.c)
    [​IMG]
    “Seni tenzih ederiz, bizim dostumuz onlar değil sensin” (Sebe 34/41) demişlerdir.
    Hz. Yusuf (a.s) kendisine verilen mülk, te’vil-i ehâdis nimetlerini sıralayıp:
    [​IMG]
    “Sen benim dünyada ve ahirette velîmsin” (Yusuf 12/101) der.
    Şehrin en büyük yöneticisine vâli denir. Halkın işlerini üstlenip de o işleri en faydalı şekilde gerçekleştirebilmek için emir ve yasaklar kor, kudret, tedbir ve fiil sahibidir.
    Bütün işlerin, âlemin vâlisi Allah’tır (c.c). işleri (âlemin işlerini) tedbir eder, tedbir ettiklerini kudretiyle gerçekleştirir, devam etmesi gerekenlerin devamına hükmeder ve idaresinde bulundurur.
    Âlemde rastgele hiçbir şey bulunmaz. Ne kadar basit gözükürse gözüksün, ne kadar tesadüfî görülürse görülsün mutlak o şey O’nun uygun görmesi ve müsaadesiyle olur. O görmeden, bilmeden asla olmaz.
    MEVLÂ : Sahip, mâlik, dost, arkadaş anlamları vardır. Sözlüklerde Rabb, mâlik, efendi, köle azat eden, azat edilen, yardımcı, ortak, komşu, hısım gibi anlamlarıyla karşılaşılır. Kur’an’da yalnızca Allah’ı (c.c) niteleyen bir kelime olarak kullanılır.
    Halimî, mevlâ kendisinden yardım umulandır zira mâlik odur. Memlûkün mâlikinden başka sığınacağı kimsesi yoktur.
    Kur’an’da 12 âyette Allah’ı (c.c) niteleyen bir sıfattır. Bazı âyetlerde (4 âyet) nasîr ile birlikte, birinde hayrunnâsirîn, bir yerde alîm hakîm, iki âyette de hak ile birlikte zikredilmiştir.
    Mekke döneminde iki kullanılışı mevlâhümülhak şeklindedir. Anlıyoruz ki söz konusu olan insanlardan olan Mevlâlar değildir. Asılda Mevlâ Allah’tır (c.c), Mevlâlık ilâhî bir muhtevaya ulaştırıyor.
    Kuşeyrî velî’nin fe’îl vezninde ism-i mef’ul manasında olduğunu belirtir ve bütün işlerini Allah’ın (c.c) uhdesine aldığı kimse olduğunu söyler.
    [​IMG]
    “Benim velîm Kitab’ı indiren Allah’tır ve O bütün Salih kullarını koruyup gözetir.” (A’raf 7/196)
    Allah (c.c) bir an bile nefsi ile baş başa bırakmaz, işlerini görmeyi ve onu koruyup gözetmeyi bizzat üzerine alır. Velî’nin mübalâğalı ism-i fâil oluşuna göre ise Allah’a (c.c) ibadet ve taati üstlenen kimse demektir. Veli’nin ibadet ve taati araya bir isyan girmeden ve herhangi bir halel gelmeden aralıksız devam eder. Birinin veli olabilmesi her iki anlamıyla velilik vasfına sahip olmasıyla mümkündür.

    Allah (c.c) hakkında ifade ettiği anlam,
    1–Tüm varlığı tedbir eder, hakimiyetinde, tasarrufunda, idaresinde tutar,
    2–Âlemin ve âlemde bulunan her şeyin yardımcısıdır,
    3–Dünya ve ahirette özel olarak kendisine inananların işlerini üzerine alır,
    4–İnsanların, kendisinden başkalarını veli edinmemelerini, sadece kendisini veli kabul etmelerini ister,
    5–Kendisine inanlara velinin kendisi, resulü ve inananlardan olanlar bulunduğunu bildirir,
    6–Hıristiyanların, Yahudilerin, münafıkların, müşriklerin özetle kâfirlerin veli edinilmemesini ister,
    7–Müminlerin birbirlerine karşı davranışlarının birbirlerini veli bilmelerinden kaynaklanan davranışlar olmasını ister,
    8–Kendisine ne kadar yaklaşırlarsa o kadar da onlara yaklaşıp onları velisi sayacağını bildirir,

    Rasûlullah (s.a.v) için ifade ettiği anlamlar:
    1–Allah’ı (c.c) yegâne velî, Mevlâ bilmiş,, en zor anlarında bile ni’mel Mevlâ demiştir,
    2–Allah’ın (c.c ) dostluğunu (veliliğini) kendisi için yeterli görmüştür. O Taif dönüşünde Allah’ı (c.c) yegane velisi bildiğini şöyle dua şeklinde arz etmiştir ;
    “İlâhî, kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü ancak sana şekvâ ederim ey merhametlilerin en merhametlisi, herkesin hor görüp dalına bindiği çaresizlerin Rabbı sensin. İlâhî, huysuz ve yüzsüz bir düşman eline beni düşürmeyecek hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile bırakmayacak kadar beni esirgersin. İlâhî, gazabına uğramayayım da çektiğim mihnetlere belâlara aldırış etmem. Fakat senin af ve siyanetin (afiyetin) bana bunları da göstermeyecek kadar geniştir. İlâhî gazabına uğramaktan, rızasızlığına düçar olmaktan, senin o karanlıkları parıl parıl parlatan dünya ve ahirete ait işlerin medâr-ı salâhı olan nur-ı vechine sığınırım. İlâhî sen razı oluncaya kadar affını isteyeceğim. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh.”
    3–Bütün gayretini insanların Allah’ı (c.c) yegane veli olarak bilmelerini sağlamaya sarfetmiştir,
    4–İnsanlara bu anlamda dünya ve ahiret için en güzel, en faydalı veli olmayı başarmıştır,
    5–İslâm toplumunu inşâ etmiş, aldığı tedbirlerle bu toplumun kıyamete kadar devamını sağlamıştır.

    Müminlerin bu isimden almaları gerekense ;
    1–Allah’ı (c.c) kendi velileri, Mevlâları bilmek,
    2–Allah’ı (c.c), Resûlünü (s.a.v) ve müminleri kendi valileri bilmek,
    3- Allah (c.c) düşmanlarını veli bilmemek,
    4–Allah’a (c.c) veli olmak için gayret içerisinde bulunmak,
    5–Allah’ın (c.c) kendilerini velileri arasında saydığı, işlerini üzerine aldığı insanlardan olmak,
    6–Allah’ın (c.c ) veliliğini engelleyecek fikir ve davranışlardan uzak bulunmak,
    7–Görüldüklerinde Allah’ın (c.c) hatırlanmasına, zikredilmesine vasıta olacak bir tarzıhayat üzere bulunmak,
    8–Veli edinme eyleminin bir muhabbet ifadesi olduğunu ve bundan hareketle Allah’ın (c.c) kimleri sevmiyorsa onları veli edinmemek gerektiğini bilmek,
    9–Allah (c.c) ile beraber veya Allah’ın (c.c) dışında veliler edinmenin itikadi bir mesele olduğu inancına sahip olmak,
    10–Yaşadığı müddetçe müminlerin velisi bulunduğu bilincine sahip olmak, tarzıhayatını ona göre kurmak.
     
  2. M

    Misafir Misafir

    Veli, Şeyh Nedir? Allah’ın El-Veliyyü Güzel İsmi Ne Anlama Gelir?

    Allah’ı (c.c.) duyu organları ile algılayamıyoruz. Çünkü O yüce ve uludur. Ama O yarattığı varlıklardan, dolayısıyla insanlardan uzak değildir.

    Bazı zengin insanlar vardır. Varlıkları onları toplumdan ve insanlardan uzaklaştırır. Kendi bencil dünyalarında onları yalnız kılar. Allah (c.c.) böyle değildir. O sonsuz zenginliği, gücü ve kudretiyle insanlardan uzaklaşmıyor. Bazı insanları kendisine yakın kılıyor.

    Kelime-i şahadet getiren, yani Allah’ın (c.c.) varlığını ve birliğini kabul edip de Hz. Muhammed’in (s.a.s) peygamberliğini onaylayan herkes Müslüman’dır. Allah’ın (c.c.) emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçınan birisi ise mümin sınıfına girer. Müminler içerisinde bazıları bu konuda daha duyarlı hale gelirler. Yaşamlarında ibadetlere daha bir ağırlık verirler, yasaklardan daha bir özenle kaçınmaya çalışırlar. Allah’ın (c.c.) rızasına talip olup her işi Allah (c.c.) için yapmaya başlarlar. İşte velilik yolu bu noktada başlar. Allah (c.c.) böyle bir kulunu kendisine yol gösterip ulaştıracak veli kullarıyla tanıştırır. Zira yol çok tehlikelidir. Bir kılavuz olmadan yürünemez. Bu yolda daha önceden yürümüş olan birisinin rehberliğine ihtiyaç vardır. Nefis ve şeytan her an ayakları kaydırmak için fırsat gözetir. Bu yolda ibadetler kalbe, göğse gelen cezbeyle kolaylaştırılır. Onun için farz ibadetler dışında nafilelerle de Allah’a (c.c.) yaklaşılmaya çalışılır. Özellikle bu yolda Allah’ın (c.c.) zikrinden zevk alınmaya başlanır. Sürekli bir tövbe hali ile geçmiş hatalar telafi edilmeye, eksik ibadetler tamamlanmaya çalışılır. Bu sırada nur adeta Allah’la (c.c.) alış verişin ücreti olarak insanın ellerini ve yüzünü güzelleştirir.

    Yol gösterici velinin (mürşidin) en belirgin özelliği görüldüğünde Allah’ı (c.c.) ve peygamberini (s.a.s) anımsatmasıdır. Öyle bir mübarek zatın siması, giyim kuşamı, tavrı, hareketleri, konuşması Allah Resulünden s.a.s. izler taşır. Allah (c.c.) ve peygamber sevgisi o mübarek zat görüldüğünde gönülde canlanır. Bunun içindir ki Kuran-ı Kerim Allah (c.c.) sevgisine ulaşmanın yolunu peygambere uymaya bağlamıştır: “De ki eğer siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr, Rahîm’dir (Âl-i İmran suresi, ayet 31).”

    Allah’ın (c.c.) el-Veliyyü güzel ismi (Allah [c.c.] müminlerin dostudur, seçtiği kulları Kendi’sine dost edinir.) içimizde Allah’a (c.c.) yakın olma konusunda bir arzuyu uyandırmalıdır. Çünkü Allah’a (c.c.) yakın olmak evrendeki en büyük lütuftur. Yaratılış amacıdır. Ondan daha büyük bir nimet olamaz. İnsanı, evreni, her şeyi yoktan yaratan Allah’a (c.c.) biraz daha yakın olmaktan, Allah’ın (c.c.) veli kulları arasında yer almaktan daha güzel başka bir şey var mıdır?

    Peygamberimiz Aleyhissâlatu Vesselâm Efendimiz bir kutsi hadis-i şeriflerinde Allah’ın (c.c.) bu yakınlığını şöyle bildirmişlerdir: “Kulum Bana farz ibadetlerle yaklaşır. Nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. O kadar yaklaşır ki, onun gören gözü olurum Benimle görür, işiten kulağı olurum Benimle işitir, tutan eli olurum Benimle tutar, yürüyen ayağı olurum Benimle yürür.”

    İşte velilikteki sır, keşf ve keramet de böylece başlar. Çünkü Allah (c.c.) bir kulun gören gözü, işten kulağı oldu mu onun için gizli hiçbir bilgi kalmaz. Dilediğini Allah’ın izni ile görür ve işitir. Yine yapamayacağı hiçbir iş kalmaz. Çünkü tutan eli Allah (c.c.) olmuştur. Yürüyen ayağı, Allah (c.c.) oldu mu istediği yerde hazır ve nazır olur. Çünkü Allah (c.c.) her yerde hazır ve nazırdır. Mesafeler, zaman ortadan kalkar.

    Kuşkusuz hiçbir veli keşf ve kerameti amaç olarak görmez. Velilerin tek amaçladıkları şey Allah’ın (c.c.) rızasıdır. Hatta veliler keşf ve kerameti erkeklerin aybaşı hali olarak kabul ederler. Nasıl böyle bir durumda olan bir kadın ibadetlerden geçici olarak uzak durursa veliler de keşf ve kerametlerinden utanarak sıkılırlar. Bunu kendileri ile Allah (c.c.) arasında bir perde olarak görürler. Allah’ın (c.c.) kendilerini imtihan ettiğini düşünürler: Kendilerinin keşf ve keramete mi güvenip dayandığının yoksa bununla Allah’ın (c.c.) rızasına ermeye mi çalıştığının ölçüldüğünü düşünürler.

    İster diri ister ölü olsun, Allah’ın (c.c.) veli kullarından en güzel şekilde yararlanmak gerekir. Bu yararlanma biçimlerinden birisi de veli kulu dualarda vesile kılmaktır. Bu sırada şuna azami derecede dikkat göstermek gerekir: Veli kulu duasında vesile kılan kişi, o veli kuldan değil Allah’tan (c.c.) istekte bulunmalıdır. Bazı cahil insanların velilerin mezarına çaput bağlamaları, velinin ruhundan yardım talepleri Allah’a (c.c.) birer şirktir. Şirk ise en büyük günahtır. Ama o velinin yüzü suyu hürmetine veya Allah (c.c.) indindeki derecesinden yararlanarak Allah’a (c.c.) duada bulunma dinde yeri olan bir durumdur. Duaların da kabulünde etkilidir.

    Kuşkusuz Allah’a (c.c.) doğrudan yapılan dualar da kabul edilebilir. Ama duanın mahiyeti gereği kabulünün bir kısım koşulları üzerimizde bulunmayabilir. Bazı günahların ağırlığı, beddualar, haklar üzerimizde olabilir. Bu yüzden duamız da kabul görmeyebilir. Bu durumda bir Allah (c.c.) dostunun duasını almak veya dualarımızda onun ismini anmak bu olumsuz durumu ortadan kaldırabilir. Nasıl hayatta bazı meşru işlerimizi araya adam koyarak -başkaların hakkını yemeyi, torpili kastetmiyorum- veya uzmanına başvurarak yaptırabiliyorsak ahiret işlerinde de durum böyledir. Gücümüzün yetmediği dualarda Allah’ın (c.c.) veli kulları dualarımızın kabulünde büyük bir yarar sağlayabilirler.

    Her gerçek şeyh mutlaka velidir. Veli olmadan şeyh olmak mümkün değildir. Gerçek şeyh diye bilerek yazdım, çünkü memleketimizdeki şeyhlerin bir kısmının silsilesi kopuktur. Yani gerçek şeyh değillerdir. Bunlar genellikle iyi niyetli insanlardır. İslam’a çeşitli açılardan hizmet de ederler. Ama tarikat yolunda şeyhin rabıtasından da yararlanılır. Rabıta demek, nur kaynağı ile bağlantıya geçmektir, şeytanı tabiri caizse elektrikli sandalyeye oturtmaktır. Yine rabıta demek, ruhu da en gıdalı besinle yani nurla güçlendirmektir. Rabıta olmayınca sofilik de olmaz. Şeyh gerçek şeyh değilse rabıtasıyla müritlerini şeytanın kucağına atar, hem kendisi hem de bağlıları büyük zarar görürler.

    Her veli şeyh olacak diye bir kural yoktur. Şeyhlik izinle olur. Şeyhliğe karar veren organ silsiledeki şeyhlerin ervahları (sadatlar) ile Peygamber Efendimizin s.a.s. ruhudur. Yaşayan şeyh sadece kendi reyi ile oğlunu veya herhangi birisini şeyh olarak uzak bir beldedeki ihtiyacı karşılamak üzere atayabilir. Fakat bu kişi gerçek şeyh olmadığı için, yani teberrüken şeyh olduğu için müritlerine rabıtasını yaptırmaz. Teberrüken şeyh olan kişi müritleri ile birlikte ancak kendi gerçek şeyhini rabıta edebilir. Teberrüken şeyh olanlar, belli bir zaman sonra şayet zincirdeki sadatlar ve Rasulullah (s.a.s.) gerçek şeyhliğe onay verirlerse o zaman müritlerine kendi rabıtasını yaptırabilirler. Böyle bir kişinin şeyhi vefat ederse teberrüken şeyh olan kişinin hemen yeni bir şeyh bulması gerekir. Fakat işte tam bu noktada nefisleri devreye girerek böyle kişiler, yeni bir şeyh bulmak yerine ölen şeyhlerinin varisleri olarak mevkilerini daha da sağlamlaştırıp gerçek şeyhliğe soyunabilirler. İşte şeyh arayan kişiler özellikle bu duruma dikkat etmelidirler. Zira bunlar gerçek şeyh olmadığı için rabıtalarında nur, feyz, nisbet olmaz. Bu durum veliler için de böyledir. Veli de şeyh olmadan irşat faaliyetlerinde şeyh gibi davranıp rabıtasını yaptırırsa büyük bir hataya düşmüş olur. Gerçi onun rabıtası insanlara fayda verir ama izinsiz işler faydadan daha çok zarar da getirebilir. Tabii üveysi olarak yetişen ve gerekli yerlerden irşat izni alıp gerçek şeyh olanların da varlığını inkâr etmek doğru değildir. Fakat bunlar çok azdır ve istisna nevindendirler.

    Velilik ancak nefs-i mutmainnede (tatmin olmuş, huzura ermiş nefis) mümkündür. Velilik kolay bir yol değildir. Nefis ve şeytanla savaştan sonra ulaşılan bir makamdır. Bu makama kadar kişi nefs-i emmare (kötülüğü emreden nefis), nefs-i levvame (kendisini kınayan nefis), nefs-i mülhime (ilham alan nefis) makamlarını tek tek geçer. Bu makamları tek tek aşmak zihinsel işlemlerle, hayallerle, düşünce boyutlarıyla olmamaktadır. Bunlar yaşamsal olarak gerçekleşmektedir. Bu makama yani velilik makamına ulaşan kişilerin bütün letaifleri açıldığı, yani değişik renkteki bütün nurları gördükleri gibi sadatların ervahları ile de peygamberimizin s.a.s. ruhu ile de istedikleri vakit görüşüp konuşabilirler.

    Her insan tarikata girmeden önce genellikle nefsi emmare düzeyindedir. Yani bu insan için nefsi adeta ilahtır. Onu mutlu etmek için çalışır. Yaşam amacı budur. Nefsanî arzularını gerçekleştirmektir. Allah’ın emir ve yasakları onu pek ilgilendirmez. Tarikata girip gerçek manada tövbe edince yani tövbe-i nasuh kılınca nefsi levvame makamına yükselir. O zaman haramlara karşı duyarlı olup emirleri yerine getirmeye başlar. Geçmişte işlediği günahlara pişmanlık duyup eksiklerini gidermeye çalışır. Bunlar için her zaman gözyaşı döker. Daima mahzundur. Kılamadığı namazları, tutamadığı oruçları varsa kaza eder, her türlü hatasını telafi yoluna girer. Tarikata girmeyip de hal ve yaşayışı ile Allah’ın emir ve yasakları içerisinde olan Müslümanların da nefisleri genellikle bu makamdadır. Bu tür Müslümanlar en çok nefislerini mülhime makamına kadar çıkarabilirler. Şeyhin rabıta nuru olmadan bir insanın nefsini mutmainne makamına kadar çıkarması imkânsızdır. Yani bir insan tarikata girmeden, şeyhsiz veli olamaz. Bunun istisnaları demin de söz ettiğim üveysilerdir ki bunlar da pek azdırlar. Yüzyılda belki bir iki tane ya çıkar ya da çıkmaz. Bunları da Hz. Hızır Aleyhisselam veya ölmüş bir veli zatın ruhu terbiye eder. Yani bir insanın terbiye ve irşat olmadan Allah’ın veli kulu olması mümkün değildir.

    Velilik yolunda en zorlu adımlar ise nefsin mülhime makamında atılır. Zira bu makamda sofi şeytanlarla karşılaşır. Şeytanlar adeta onun önüne dikilirler. Onların seslerini duymaya başlar, dokunmalarını da hisseder. Letaifleri de açılmaya başladığı için görüntülerini de görür. Şeytanlar kalp gözünde insan suretinde görünürler. Özellikle dişi şeytanlar sofinin ayağını kaydırmaya çalışırlar. Bunların görüntüleri aynı dünyadaki en güzel kadınlar gibidir. Sofiyi zina yapmaya zorlarlar. Bu çok zorlu bir imtihandır. Çünkü bu dişi cinler hem akıl almaz bir güzelliktedirler hem de cinsel tacizde bulunurlar, daha doğrusu her an tecavüze yeltenirler. İşte Allah sofiyi nefsinin arzusuna mı uyacak yoksa benim yoluma mı devam edecek diye böyle bir imtihana tabi tutar.

    Medyumlar dişi şeytanları böyle görmezler. Onlar şeytanların seslerini ve dokunmalarını hissederler ama gözleri açık veya kapalı iken şeytanları sadece insan görünümlü duman olarak veya belli belirsiz bir saydamlık halinde görebilirler. Medyumlar dişi şeytanları letaifleri açılmış, nurları gören mülhime sofisi gibi görselerdi akılları başlarından gider, o âlemden çıkamazlardı. Ama Allah (c.c.) dağına göre kar vermektedir. Kimseyi kaldıramayacağı imtihana tabi tutmamaktadır.

    Mülhime yolundaki kişiler her an sapıtabilir. Çünkü şeytan onlara çoğu kez hak suretinde gelir. Özellikle cinni şeytanlarla evlenme gibi bir saçmalığa bulaştı mı sofi mahvolur. Biter. Manevi ilerlemesi durduğu gibi yavaş yavaş gerilemeye de başlar ve ruh sağlığı da buna paralel olarak bozulur.

    Yalancı mehdiler, yalancı kutuplar, yalancı veliler hep mülhime makamındaki kişilerden çıkar. Bunun en başlıca sebebi şeytanların hak suretinde yaklaşmalarıdır. Şeytanlar bu makamdaki sofilere genellikle ermişlerin, peygamberlerin ruhu olarak yaklaşırlar. Sofilerin ayaklarını da genellikle bu yolla kaydırırlar. Sofilerin de en büyük kusurları hallerini mürşid-i kâmillerden gizlemeleridir. Çünkü şeytanlar tarafından övülmek, yücelmek hoşlarına gider, şeytanlar ayrıca sürekli olarak şeyhlerini sofilerin gözlerinde düşürmeye çalışırlar. O zaman kolayca sofileri kucaklarına alırlar. Onları yalan dolanlarla evirip çevirmeye başlarlar. Tabii bir de şeyh gerçek şey değilse, o da mülhime makamında şeytanların oyuncağı ise, bu hadiseler daha bir hızlı ve katmerli yaşanır.

    Mülhime makamını geçen ve artık veli olan şahsın nefsi mutmainneye erdiğinde adeta erir ve yok olur. Yani bu kişinin gözünde nefsi kâfirden bile alçaktır. Onun gözünde nefsinin hiçbir kıymeti yoktur. Ama bunu yanlış da anlamamak gerekir. Yani bu kişilerin cinsel istekleri kesinlikle azalmadığı gibi daha da bir güçlenmiştir. Allah (c.c.) kendisine veli seçecek zatları nefsi levvamede iken bu dünya kadınları ile mülhimede iken de dişi şeytanlarla imtihan eder. Bu sınavlarda ise nefsani isteklerini kat kat da artırır. Gerekli koşulları da yaratır. Bilindiği üzere cinsel arzu bastırma mekanizması ile gelişir ve artar. İnsanoğlu süfli yolu mu tercih edecek yoksa Allah’ın (c.c.) rızasına mı yönelecek diye en çok bu konularda imtihan edilir. Cinni dişileri ret eden bir velinin dünya kadınlarıyla zinaya yönelmemesinin nedeni, nefsindeki cinsel arzunun sönmesinden değil nefsinin mutmainne makamında kazandığı manevi doygunlukladır.

    Allah’ın veli kullarının tek bir amacı vardır. Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmaktır. Dünya onlar için bu rızaya ermede sadece bir araç olur. Allah (c.c.) bizleri veli kulları yapmasa da bizlere onları inkar etmeyi veya onlara karşı gelmeyi nasip eylemesin. Bizlere ebedi kazancı sağlayacak hayır dualarını almayı nasip eylesin. Amin.
    Muhsin İyi
     
Kutucuğu Tıklayın:
Taslak kaydedildi Taslak silindi
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş