El Vekil ne demektir?

Konu, 'Ayet, Dua ve Hadis' kısmında Nursena tarafından paylaşıldı.

  1. Nursena

    Nursena Admin

    Kullarının tek dayangı El Vekil, kullarına yardımcı olan YA Vekil. Cenabı Allah Vekil ismini hakkıyla anlayanlardan eylesin.

    Her hususta Allah’a (c.c) itimad ve inkıyad etmek (teslim olmak anlamındaki fiilden sıfattır vekîl mef’ul manasında mevkûlün ileyh= bir işin kendisine tamamıyla ısmarlandığı ve havale edildiği kimse, fâil manasında da hâfız=koruyucu demek olur.
    Fıkıhta VEKÂLET kitabı vardır. Mecellede vekâlet 1149 : Bir kimse işini başkasına tefviz etmek ve ol işte onu kendi yerine ikame eylemektir, diye tarif edilir. Vekil kılmanın rüknü olarak da1451 Tevkilin rüknü icap ve kabüldür: Şöyle ki müvekkil şu hususa seni vekil ettim deyip de vekil dahi kabul ettim dese yahut kabulü müş’ir, başka bir söz söylese vekalet mün’akid olur. Keza vekil bir şey söylemeyip de ol hususun icrasına teşebbüs eylese delâleten vekâleti kabul etmiş olmakla tasarrufu sahih olur. Amma ba’del icab vekil reddetse icabın hükmü kalmaz.
    Tevekkül, işte Allah’a (c.c) itimad ve inkıyad etmek ve bir işte acizlik gösterip başkasına ısmarlamak ve itimad etmektir.
    Vekil, Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ı (c.c) vasf için kullanılmıştır. İnsanlar için kullanıldığı her yerde menfi yani onun vekil olamayacağını ifade için kullanılmıştır.
    a–Peygamberden (s.a.v) nefyedildiğini bildiren âyetler :
    [​IMG]
    (En’am 6/ 66)

    [​IMG]
    (En'am6/107)
    [​IMG]
    (Yunus 10/108)

    [​IMG]
    (Zümer 39/41 )

    [​IMG] (Şurâ 42/6 )

    [​IMG]
    (İsrâ 17/54)
    [​IMG] (Furkan 25/43)
    b–İnsanlardan nefyedildiğini bildiren âyetler :
    [​IMG]
    (Nisâ 4/109)
    [​IMG]
    (İsrâ 17/86)

    [​IMG] (İsrâ 17/6)
    Kur’ân’da fiil olarak kullanılan iki yerde (Secde 32/11, Enbiyâ 6/89) Fâil Allah’tır (c.c).
    Bu isim (vekil) Kur’ân’da her zaman Allah (c.c) için kullanılmıştır. Başka bir isimle beraber bulunmaksızın, bağımsız olarak kullanılmıştır.
    Allah’ın (c.c) vekil olarak kâfi geleceği, başka vekil aranmaması gerektiği, her şeyi yaratanın o olduğu ve dolayısıyla da her şeye vekil olduğu, semavât ve arzda bulunan her şeyin kendisine ait olduğu vekil olarak da yeteceği, mağribin ve maşrıkın Rabbi olduğu kendisinden başka ilâh olmadığı kendisinin vekil edinilmesi gerektiği belirtilmiştir.
    İnsanlara da Allah’a (c.c) tevekkül etmeleri=Allah’ı (c.c) vekil edinmeleri emredilmiştir. Buna gerekçe şunlar gösterilmiştir:
    "O tevekkül edenleri sever" (Al-i İmran 3/159)
    "Bütün işler O’na döner" (Hûd 11/23)
    "Hayyü lâyemûttur." (Furkan 25/58)
    "Azizdir Rahîmdir" (Şuara 26/217
    "Rabbım ve Rabbınız" (Hûd 11/56)
    "Başarıya ulaştıran O’dur." (Hûd 11/88)
    "Hüküm O’nundur." (Yusuf 12/67)
    "O’ndan başka kimse yardım edemez." (Al-i İmran 3/160)
    "Azizdir, hakimdir," (Enfal 8/49)
    "Şeytan O’nun izni olmadan müminlere hiçbir zarar veremez." (Mücadele 58/10)
    "Her şeyi yaratan O’dur ." (En’am 6/102)
    "Semavât ve arzda bulunan her şey O’na aittir." (Nisâ 4/132-171)
    Bu âyetlerden ortaya çıkan gerçek şudur ki Allah (c.c) zâtı itibarıyla vekil denilmeye lâyıktır. Zira her şeyi yaratan, rızıklandıran, tedbir ve idare eden, gözeten, koruyan, her şeyi bilen, hiçbir şeyin bilgisinin kendisinden eksik kalmadığı, korumak ve idare etmek kendisine ağır gelmeyen, yarattığı her şey üzerinde koruyucu ve gözetici olan, bütün canlıların rızıklarının ve idarelerinin kendisine ait olduğu zât O’dur.
    Vekâlet iki taraflı bir eylemdir. Bir tarafta insan vardır. O vekâlet eylemiyle aczini itiraf ve ızhar etmiş olur. Aynı zamanda vekâletini verdiği varlığa da yücelik, ululuk, izzet, kudret, ilim, adalet, merhamet… nispetiyle azametini itiraf etmiş olur. Zaten vekâlet de aczin itirafı, kudretin ızharıdır.
    Vekil vasfı kime aitse onun kendisine havale edilen işi yapabilecek güçte olduğunu ifade eder. İşlerin kendisine havale edildiği varlıklar iki türlüdür.
    1–Bazı işler kendilerine havale edilenler ki bu tam bir vekâlet değildir, hem tümünü kuşatmadığından, hem de havale edilen işlerin üstesinden tam bir şekilde gelemeyeceğinden
    2–Tüm işler kendisine havale edilen tam bir vekâlettir. Bu da Allah’tan (c.c) başkası için düşünülemez.
    Allah (c.c ) yegane vekildir. Yalnız Allah (c.c) kendisine havale edilen işlerde müstakildir, yapıp yapmamakta etki altına alınamaz. Yapacaksa kimseye ve hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın yapabilecek güce sahip olan demektir. Yani işlerin ona havale edilmiş olması, işlerin havaleyi yapanların kasdına uygun şekilde yapmaya mecbur olması anlamına gelmez.
    Müminler yalnız Allah’ı (c.c) vekil bilir, O’na tevekkül ederler. Kâfirlerse nefislerine dayanırlar. Müminler bütün güç ve kuvveti ancak O’ndan bilirler, O’na bırakırlar ve her hususta O’na itimad ederler, emirlerine ve takdirine hoşnutlukla teslim olurlar ve gerektiği şekilde işlerini yaparlar.
    Allah’a (c.c) ne kadar tevekkül edilirse o daha ziyadesine lâyık ve müstahaktır. Ondan başka tevekkül edilecek, kuvvet kazanılacak bir merci de yoktur. İnanmayanlarsa en çok dayanılacak kuvveti nefisleri zanneder de ulûhiyetten bir hisse almak isterler. Bu da bâtıl bir hayalden ibaret olup bir gün bu dayanağını da kaybedecektir.
    Tevekkül, görevi Allah’a (c.c) havale edip emretmeyi kendine almak değildir. Emri Allah’a (c.c) vermek, görevi de üstlenmektir, emre itimad ile görevi sevmek, görevi yapıp gerisini Allah’a (c.c) bırakmaktır.
    Tevekkül, zahirî sebeplere riâyet edip kalbini onlara bağlamayıp Hakk’ın ismetine dayaması demektir.
    Tevekkül, insan için mümkün olanları yapmak, mümkün olmayanı da Allah’a (c.c) bırakmaktır.
    Vekil tutulacak olanın ilimde, merhamette, güvenilirlilikte, adalette, kudrette mükemmel olması gereklidir. Allah (c.c) bu vasıflarda sonsuz kemâle sahiptir. Vekil tutulabilecek olan da O’dur. İnsanların vekilliği mecâzîdir, hakiki değildir, zira bu vasıflarda insanlar mükemmel de değildirler.
    Allah’ın (c.c) sahip olduğu kemâl, insanların onu vekil edinmelerini kolaylaştırır. Bu açıdan tevekkül iman ile çok yakından ilgilidir. İnsan tevekkülden
    a–Cansızlara itimad : (Cansız varlıkların muharrikinin Allah (c.c) olduğunu unutmak. Yağmurun yağması, zırhın koruması, geminin kurtarması gibi.)
    b–İradeye bağlı işlerde canlıların iradelerine itimad : (Öldürebilir, vermeyebilir gibi) ile uzaklaşır. Yani sebep ve vesileler Allah’tan (c.c) bağımsızlaştırılınca tevekkül de zayıflar.
    Kulun tevekkülü hareketlerindeki maksada göre farklılık gösterir. Kulun hareketleri :
    a–Faydayı temin maksadıyla olanlar : Faydaya ulaştıracağı kesin olan sebeplerde tevekkül ilim ve kalple olur amelle değil. Yani sebeplere yapışır ama sebebin Allah’a (c.c) ait olduğunu bilmeli, kalbini de ona bağlamalıdır ki tevekkül sahibi olabilsin. Ameli terk de sebebi Allah’tan (c.c) bilmemek de, kalben bağlanmamak da tevekküle aykırıdır. Zahiren kesin olmayan fakat neticeye ulaştırması vehmedilen sebeplerde ise tevekkül amelen, ilmen ve kalben terk etmektir..
    b–Faydalıyı koruma maksadıyla olanlar : En üst derecesi ihtiyacın giderilip artanının dağıtılması, orta derecesi 40 günlük biriktirilmesi, en alt ve hududu aşan derecesi bir yıldan fazlası için biriktirmek.
    c–Zararlılardan uzaklaştırmak maksadıyla olanlar : Zararlılara karşı tedbir almanın tevekkülle alâkası yoktur. Bu hususta tevekkül, zararlılara karşı koruyacağı kesin olanı yaparak, sebebin Allah’tan (c.c) olduğunu bilmek ve kalben de ona bağlanmaktır. Mevhum olanlardan uzak durmak da tevekküldendir.
    ç–Zararlıların izalesi maksadıyla olanlar : Kesin olanları terk tevekkül değildir. Mevhum olanları terk tevekkülün şartındandır. İnsanın uğradığı hastalık ve belâları, tedavi maksadıyla, nasihat almak maksadıyla ve acizliğini ve Allah’a (c.c) olan ihtiyacını anlatmak maksadıyla başkalarına anlatması dışındaki anlatmalar şikâyet olup tevekküle aykırıdır. Allah’ın (c.c) işine razı olmamaktır.
    Dikkat edilmesi gerekli bir husus da, canlı varlığın öyle veya böyle bir başka varlığa dayanmasıdır. Yani asılda bütün canlılar tevekkül sahibidirler. Ama suya, ama güneşe, ama kendisine, ameline, bilgisine. Önemli olan kulun güveninin, itimadının Allah’a (c.c) olmasıdır. Zira her şey Allah’tandır (c.c). kulun Allah’ın (c.c) dışında itimad edip güvendiği hangi şey vardır ki Allah (c.c) yaratmamış ve onun elinde olmasın? Dolayısıyla da kulun tevekkülü Allah’a (c.c) imanıyla çok yakından ilgili bulunmuş olur.

    Bu ismi ile Allah (c.c) :
    1–Varlıkları zararlılara karşı korur,
    2–Kullarının işlerini tedbir eder,
    3–Zararından korkulanların, faydası umulanların izin vermedikçe bir şey yapamayacaklarını belirtir.
    4–Hiçbir vekilin kendine karşı kimseyi koruyamayacağını belirtir,
    5–Kendisinin vekil edinilmesini ister,
    6–İradesinde bağımsızdır, etkilenemez.

    Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz :
    1–Allah’ın (c.c) kendisini kimseye muhtaç etmeyeceğine inanırdı,
    2–Hiçbir hadise tevekkülünü itimadını sarsmadı,
    3–Tevekkülü dünyevî tedbirleri almasına engel olmadı,
    4–Allah’a (c.c) olan tevekkülü, hadiseler karşısında vakarlı davranmasına, paniklememesine sebep oluyordu,
    5–Bu itimadını hasbünallâhü ve ni’mel vekil sözünü sıkça tekrarlayarak gösterirdi.
    6–İnsanları Allah’a (c.c) tevekküle, tevekkül konusunda yanlışa düşmemeye çağırırdı.

    Bize düşen :
    1–Olaylar karşısında telâşa düşmemek, vakarı yitirmemek,
    2–Her şeyin Allah’ın (c.c) gücü dahilinde, elinde olduğun bilmek,
    3–O izin vermedikçe hayır veya şer hiçbir şeyin olamayacağına inanmak,
    4–Tedbire riâyeti, sebeplere yapışmayı onun emri bilmek,
    5–Fiillerinde ve halinde bu bilgi ve inancı yansıtmak,
    6–İnsanların Allah’ı (c.c) vekil bilmelerine yardımcı olmak,
    7–Allah’a (c.c) olan itimad ve tevekkülünü sebep-sonuç (nedensellik-sebeplilik) ilişkisine yani bir ölçüde tabiat kanunlarına da riâyetle göstermek,
    8–Tevekkülün neticesi olarak korku ve ümidinin yalnızca Allah’tan (c.c) olması haline ulaşmak.
     
  2. M

    Misafir muhsin Misafir

    Allahın Kaza ve Kaderine Rıza Göstermenin Kalbi: Tevekkül. (Allahın El-Vekîl Güzel İsmi)
    Dünyalık işlerimizi yaptırmak için bazen vekil ararız. Vekil bizim adımıza işlerimizi sağlıklı bir şekilde yürütür. Hele hukuk gibi ciddi bir alanda bir avukata danışmadan ve vekâlet vermeden bir davaya girişmeyiz.
    Hastaneye giden kişi sağlığını doktora emanet eder. Devleti de seçimlerde bizi temsil eden vekillere emanet ederiz.
    Din işleri de dünya işlerini andırır. Her işte Allah’ı (c.c.) vekil olarak kabul etmek imanın, teslimiyetin ve kulluğun bir gereğidir. Allah’ı (c.c.) vekil olarak kabul etmek, O’na tevekkül etmektir. Tevekkül etmek ise, önce elimizden geleni yapıp sonra işin sonucunu Allah’a (c.c.) bırakıp güvenmektir. Müslüman’ın Allah’a (c.c.) güvenmek adına daima ağzında düşürmediği cümle şudur: Hasbünallahu ve ni’mel-Vekîl (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir).
    “Vekil olarak Allah yeter (Nisa suresi, ayet 81).”, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir (Âl-i İmrân suresi, ayet 173).”, “Kim Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter (Talak suresi, ayet 3).”, “Allah tevekkül edenleri sever (Âl-i İmrân suresi, ayet 159).”
    El-Vekîl (Allah [c.c.] zulme uğrayanların ve her işte kendisine güvenenlerin vekilidir, avukatıdır) güzel isminin 99 Esma-i Hüsna zikrinde el-Hakk güzel isminden sonra gelmesi de anlamlıdır. Bu, işlerimizde önce Allah’ın (c.c.) el-Hakk güzel isminin gereğini yerine getirdikten, yani işin hakkını verdikten sonra Allah’a (c.c.) güvenmemize işaret etmektedir.
    Allah’ı (c.c.) vekil olarak kabul etmek O’na teslim olmakla mümkündür. Kişide iman teslimiyetle gelişir. Allah (c.c.) haline şükreden ve kaderine teslim olup rıza gösterene yakınlık gösterir. Ama nefis her zaman nankörlük ve kadere isyan etme halindedir. Kuşkusuz Allah’ın (c.c.) dininin nefse uygulanması, bu dinin yayılması, toplumda benimsenmesi, bireyin ve toplumun mükemmele ulaşması için elbette bir hoşnutsuzluk da gereklidir. Yani dinde nefsin de payı vardır. Bir eleştirel yaklaşım söz konusu olmalıdır. Ama bir de bu olayın şükür ve kadere rıza gösterme cephesi vardır. İşte insan bu noktada ancak Allah’a (c.c.) güvenmeye ve işlerinde O’nu vekil tutarak mücadeleye başlamalıdır. Allah’a (c.c.) şükretmeden ve kadere rıza göstermeden başlanan pek çok iş ve mücadele önceleri bir hak temeline dayansa da kısa zamanda batıl bir istikamete yönelebilir. Sonu hüsran, yıkım olabilir. Şeytanın oyunu olmaya, çıkarlarına hizmet etmeye başlayabilir. Böyle başlayan bir işe Allah’ı (c.c.) vekil olarak görmek, göstermek ancak sözde kalan bir iddiadır. Allah’ı (c.c.) vekil olarak görmek işin başında ve sonunda haline şükretmeyi ve kadere rıza göstermeyi gerekli kılmaktadır.
    Kuşkusuz her iş temelinde halinden memnuniyetsizliği, geleceği değiştirmeyi ve şekillendirmeyi amaçlar. Bu da görünüşte haline şükretme, kaderine razı olma hali ile çelişkiye ve çatışmaya düşer. Hâlbuki burada bir çelişki ve çatışma yoktur. Girişilecek her iş meşruiyetini Kuran-ı Kerim ve peygamberimizin (s.a.s) sünnetinden aldıkça hak temele dayanır. Zulme sapmaz. Böyle hak temele dayanan bir iş şükürle ve kadere rıza ile hiçbir zaman çelişmez ve çatışmaya da girmez. Ortada yanlış bir iş varsa düzeltilir. Haksızlık da giderilir. İş başlangıçta hak temele dayandığı gibi hak temelde gelişir ve sonuçlanır. Bu da el-Vekîl olan Allah’ın (c.c.) bu işin temelinde, gelişmesinde ve sonucunda yer aldığını gösterir.
    El-Vekîl güzel ismi ile kula düşen görev, Allah’ın (c.c.) el-Hakk güzel ismi ile üzerine düşeni, yani işin gereğini yaptıktan sonra işin sonucunu Allah’a (c.c.) bırakmaktır. Hayır ve şer Allah’ın (c.c.) izni ve yaratmasıyla gerçekleşir. O’na güvenme sonucu gerçekleşen şer bile olsa içinde büyük bir hayır gizlidir. Bu da insanın her haline şükredip kadere rıza göstermesini gerekli kılar.
    Nefis Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine rızada anlayışsız bir insan gibidir. Ahmaktır. Bunun nedeni şudur: Nefsin zekâsı yoktur. Daha doğrusu nefis entelektüel hayatımızdan pek etkilenmez. Bu konuda güzel kitaplar okuyabiliriz, onlardan etkilenebiliriz de. Ama nefis yine de bildiğini okuyabilir. Nefse başka bir dille seslenilmelidir, yine nefis başka bir yöntemle eğitilmelidir.
    Nefse ibadet dili ile hitap edilip nefis eğitilebilir. O başka bir dilden, başka bir yöntemden anlamaz. Bu iş insanın iradesine bırakılsaydı insan aynen şöyle düşünecekti: Ben düşündüğüm şeyi yapabilirim. İbadetler boşu boşuna emek, zaman, para israfından başka bir şey değildir.
    Allah’a (c.c.) tevekkül, öğrenilerek elde edilebilecek bir konu değildir. Çünkü nefis asla Allah’a tevekkül etmez. Nefis göz önünde olan şeylere güvenir. Allah’ı (c.c.) görmediğine göre O’na tevekkül etmek şurada dursun Allah’ın varlığına bile inanmaz. Yani tabii kişi Allah’ın varlığına hatta kaza ve kaderine rıza gösterilmesi ve O’na tevekkül edilmesi gerektiğine inanabilir ama aynı kişinin nefsi bunların hiç birisine inanmaz. Çünkü nefis küfür üzeredir. İmana gelmesi mümkün değildir. Bunlara inanan ruhtur. Gerçi mutmainne nefs artık Müslüman’dır, Allah’a tevekkül de eder. Ama bir mümin, nefsi en yüksek makama da gelse, o hiçbir zaman buna güvenmemeli, nefisini yine de her şeyden hakir görmelidir.
    Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderine rıza göstermenin kalbi tevekküldür. Tevekkül bu açıdan çok zor elde edilen bir manevi ikramdır. Nefsin tevekkül halini benimsemesi bu konuda çok kitap okumakla, bilgilenmekle, bilinçlenmekle gerçekleşmez. İbadetlerle olur. İbadetler içerisinde de en çok zekât (sadaka), hac bunu sağlar. Zira bu ibadetlerin temeli Allah (c.c.) rızası için para harcamaya dayanır. Para bu yolda harcandıkça nefis de Allah’a tevekkül etmeyi öğrenir. Tabii bu da birden gerçekleşmez. Zamanla, yavaş yavaş olur. Zira tevekkül önemli bir cevherdir, kıymetlidir, elde etmek kolay değildir. Bunun için büyük emek harcamak ve fedakârlıklarda bulunmak gerekir.
    Nefis zekât ve hac ibadetleri sırasında harcanan paraya önceleri tabii olarak tepki gösterebilir. Bu ibadetleri istemez. Ona zor ve ağır gelir. Ama kişi kendisini zorlayıp bu ibadetlere devam ederse Allah ona bu ibadetlerdeki sırları zamanla gösterebilir. Bu sır tevekküldür. Yani nefis harcadığı paranın misliyle kendisine döndüğünü görür, sırrı kavrar. Tevekkül aleyhinde olan cimrilik, acelecilik, rızık endişesi, yarın kaygısı, bencillik, Allah’a güvenememe gibi kötü huylarının ne kadar yersiz ve komik olduğunu anlar, sonra da adeta bu ibadetlere âşık olur. Bunlarla Allah’a tevekkül etmeyi öğrenir ve sever. Bu sefer de sadaka ve hac delisi olabilir. Çünkü nefis her zaman ifrat ve tefrit üzere bulunur. Bu ibadetlerde ifrata kaçan kişiler pek sırlarını söylemezler. Bilerek saklarlar. Ama itiraf ederlerse ancak bunu söylerler. Bu yolda harcadıkları paranın misliyle kendilerine iade edildiklerini, mallarını koruduklarını, kendilerine de bir gönül tokluğu ihsan edildiğini belirtirler. Tabii hal yaşanır, sözle bilinmez. İşte kitaplardaki, sohbetlerdeki tevekkül bahsini anlayamayan nefis bu önemli konuyu bu yolla anlayabilir.
    Yalnız nasıl dengeli beslenmede her yiyecekten az da olsa almak gerekiyorsa ibadet hayatımızda da belli ibadetlere yüklenirken az da olsa diğerlerinden de almak nefsin dengeli bir şekilde eğitimi için çok önemlidir. Bir ibadeti çok sevmek ve çok yapmak güzeldir. Ama hoşa gitmeyen diğer ibadetleri ihmal etmek de büyük bir yanlışlıktır.
    Evet, nefis Allah’a tevekkülü ancak yaşayarak yani Allah yolunda para harcayarak öğrenebilir. Allah da en büyük öğretmen ve eğitmen olarak (Er-Rabb) insanlara zekâtı, haccı farz kılmakla onlara kaza ve kaderine rıza göstermenin kalbi olan tevekkül konusunu öğretmekte ve yaşatmaktadır. Daha doğrusu nefsin diline ve anlayışına uygun olarak yaşatıp öğretmektedir. Kuşkusuz insan sadece kalpten ibaret değildir. Diğer yaşamsal organları da vardır. Ama kalp çok önemli bir organdır. Manevi âlemde de beyin kadar önemli bir işleve sahiptir.
    Kuşkusuz zekât ve hac ekonomik açıdan zengin kişilere düşen ibadetlerdir. Fakirler bu ibadetleri yapamazlar. Doğrudur. İslam’ın zenginlik ölçüsü de bellidir. Temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra aşağı yukarı 85 gram altını veya bu değerde parası veya ticaret malı olan kişi zengin sayılır. Zekât ve hac gibi ibadetler de ancak bu kişilere farz olur. Ama bizim burada üzerinde durduğumuz asıl konu tasavvuftur. Allah’ın kaza ve kaderine rıza göstermek ile nefis yükselir. Bunun için de kişinin bir takım koşulları yerine getirmesi gerekir. Bu işin kalp kadar önemli organı da tevekküldür. Nefis tevekkül konusunu makalelerle, sohbetlerle öğrenemez. Zira nefsin entelektüel zekâyla pek ilişkisi bulunmamaktadır. Nefis ancak ibadetlerden anlamakta ve onlarla değişmektedir. Makam kat etmektedir. Öyleyse yoksul kişiler zekât vermemekle ve hacca gitmemekle nefsin değişiminde kaza ve kaderine rıza göstermede kalp kadar önemli ve yaşamsal bir organı olan tevekkülden mahrum kalmaktadırlar mı? Hayır, öyle değil, fakirlik zenginlik gibi değildir. Bir insan fakir olmakla ve fakirliğine rağmen haline şükretmekle zenginin zekât ve hac gibi ibadetlerden elde ettiği tevekkül haline zahmetsizce kavuşabilmektedir. Tabii zenginlik de fakirlik de aslında kişiden kişiye değişen, yani görece durumlardır. Önemli olan Allah rızası için vermektir. Fakir insanın verdiği şey az da olsa zengin insanın verdiği şeye göre ona hem daha büyük bir sevap hem de daha büyük bir tevekkül hali kazandırmaktadır. Hele bu fakir kişi tasavvuf yolunda ise mutlaka bu yoldaki nafile ibadetlerin yanına sadakayı da karınca kararınca koymalıdır. Çünkü Allah indinde ameller tıpkı insanların dediği şu sözdeki gibidir: Az veren candan, çok veren maldan. Bu iş onun için hayat memat meselesi kadar önemlidir. Hâlbuki sofilerin fakirliklerini öne sürerek en az önem verdikleri ibadet sadakadır.
    Büyük evliyalar, çok zengin insanların veli olmada çok zorlanacaklarını ifade buyurmuşlardır. Bunun nedeni de zenginliklerine göre az vermeleri ve sadece zekâtla yetinmeleridir. Evliyaların genellikle fakir insanlardan çıkmalarının nedeni az da olsa vermeleri, bu verdikleri ile zenginleri geçmeleridir. Çünkü vermede ölçü zenginlik oranı ile ölçülür, miktar ile değil.
    Sadakayı biraz da geniş düşünmek lazımdır. Sahip olduğumuz bütün maddi ve manevi değerleri başkaları ile paylaşmak gerekir. Bu değerler paylaşıldıkça da artar. Hep veren olmayı istemeli ve düşünmeliyiz.
    Allah bizlere kalp zenginliği ihsan ederek sadaka vermeyi, hacca gitmeyi, bunun tabii neticeleri olarak tevekkül halini, sonra da kaza ve kaderine rıza göstermeyi nasip eylesin. Amin.
    Muhsin İyi
     
Kutucuğu Tıklayın:
Taslak kaydedildi Taslak silindi
Yüklüyor...

Sayfayı Paylaş