El-Kuddüs anlamı

Konu, 'Ayet, Dua ve Hadis' kısmında Nursena tarafından paylaşıldı.

  1. Nursena

    Nursena Admin

    El Kuddus isiminin esmasının anlamı nedir?


    EL-KUDDÛS


    Temiz olmak manasında 5. bâbtan ( [​IMG] ) KDS masdarından türemiş, mübalağa bildiren bir sıfattır. Pak, temiz, kusurlardan arınmış anlamındadır. Gözlerle görülebilen pisliği gidermek anlamındaki tathirden farklıdır.

    Kuddûs isminin sadece zât-ı ilâhî için kullanılabileceği ve her türlü eksiklik ve kusurdan münezzeh olma manasına geldiği konusunda görüş birliği vardır.

    Zât-ı ilâhînin takdis yoluyla tenzih edilmesi: O’nun kemâle aykırı olan özelliklerden (nekâis) ve erdemliliğin zıddı bulunan niteliklerden (uyûb) uzak olması ve yüce tutulması demektir. Bu tenzih alanına bütün yaratılmışlık vasıfları dahil olduğu gibi Allah’ın şerîki, benzeri, ayrıca çocukları olması gibi tevhidi bozan özellikler de dahildir.

    Takdis, tef’il bâbından olup teksir ifade eder. Pislikten çok uzak tutmak, pek temiz tutmak manasındadır.

    Cenâb-ı Hakk, insanın yaratacağında meleklere:

    [​IMG]
    Hatırla ki Rabbın meleklere Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi. Onlar, bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis esip dururken, yeryüzünde fesat çıkartacak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? Dediler. Allah da onlara sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim dedi. Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz edip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz şunların isimlerini bana bildirin dedi. (2 – Bakara: 30-31)

    Bunu söylediğinde melekler:
    [​IMG]
    derler. Melekler takdis ve tesbihin kendi temizlik ve arınmışlıklarıyla ilgili olduğundan hareketle yaratacağın varlık kan döküp fesat çıkartacak, seni ise bu hâl takdis ve tesbihe engel olur demişlerdir.

    Melekler arzın kendi bulundukları âlemin aşağısında olduğunu, orada yaratılacak bir halifenin de oraya uygun bir yaşantıya sahip olacağını, bu yaşantı ve aşağılık durumun Allah’ı tesbih ve takdise aykırı olacağını biliyorlardı. Allah’ın kendi eliyle, kendini takdis ve tesbih etmeyecek birini halife seçmesini istemiyorlar. Sorun insanın yaratılması değil, varlıklar arasında insanın, hem de (dünyadaki) aşağı bir âlemde bulunan insanın halife kılınması sorunudur. Halifenin kendini o makama lâyık görenin nezahetine, kudsiyetine uygun olması gerektiğinden hareket ediyorlar. Kan dökecek, fesat çıkartacak birinin, işi gücü tesbih ve takdis olan varlıklar dururken halife seçilmesidir sorun.

    [​IMG]: İki türlü anlaşılabilir:
    I-

    [​IMG]Sana ait takdisât ile arz-ı takdis eyleriz. Yani senin kudsiyetini ifade ederiz, demek olur.

    II-

    [​IMG] Senin için devamlı olarak kendimizi temizler, temiz tutarız, demek olur.

    Yukarıdaki parağrafta anlatıldığı gibi olunca da sadece takdisinde bulunduğumuz varlığın her türlü eksikliklerden uzak olması yanında takdisi gerçekleştirecek varlığın da kendisi günah sayılan hareketlerden uzak tutması gerekecektir. Hata inandığı Rabbının istemediği hâllerden uzaklaşmanın bizzat kendisi en önemli takdis olacaktır.

    Elmalılı Hamdi Yazır: Kuddûs, gayet mukaddes, her şâibeden münezzeh, her vasfında ekmel, tahdid ve tasvire sığmaz, hiçbir leke kabul etmez, tertemiz, pampak, bütün temizlik, bütün medha lâyık kemâlât, fedâil ve mehâsin onundur. Hiçbir şey O’nun saha-i kudretine yetişemez hiçbir tahdid ve tasavvura sığmaz, hiçbir şirk, şerik kabul eylemez. Mülküne kimseyi ortak etmez. Haksızlık yapmaz ve lekelei şeyler O’na yanaşamaz. En oğla ihtiyacı vardır ne kıza, ne dosta muhtaçtır ne de yardımcıya.

    Cennete haziretülkuds denir, dünyevî âfetlerden temiz olduğu için. Cebrâil’e ruhulkuds denir, resullere vahyi tebliğ konusunda ayıplardan temiz olduğundan. Beytülmukaddes denir, günahlardan arınacak mekân olduğu için.

    Halîmî; Kuddûs’un manası, fedâil ve mehâsin ile Memduh demektir. Sarih tesbih takdisi tazammun eder. Sarih takdis de tesbihi tazammun eder. Çünkü mezmumların nefyi medayihi isbat demektir. Nitekim şeriki yok, şebihi yok dememiz onun vahid, ehad olduğunu isbattır. Kimseye zulmetmez dememiz hükmünde adl olduğunu isbattır. Medayihi isbat da mezmumları nefydir. Kadîr dememiz aczi nefydir. Şu kadar ki o şöyledir dediğimizde de zahiri takdistir, o şöyle değildir dediğimizde zahiri tesbihtir. Sonra takdisin zımnında tesbih tesbihin zımnında takdis bulunur ki ikisi ihlas suresinde cem olmuştur. Takdis ve tesbihin ikisi de tevhid ile nefh-i teşrik ve teşbihe râcîdir.

    İhlas suresinin ilk iki âyeti

    [​IMG] takdisi: Allah ahaddır (birdir), sameddir (her türlü ihtiyaç kendisinden istenilendir), son iki âyeti

    [​IMG]
    (doğurmadı, doğurulmadı, dengi yoktur) de tesbihi ifade eder. Yani Allah’ta bulunanlarla onu nitelendirmek takdis, bulunmayanların onda olmadığını söylemek tesbihtir.

    Takdiste tazim, tesbihte tenzih anlamı vardır ki bunlar birbirlerini bütünlerler. Takdiste Allah’ın mevsuf olduğu temizlik, izzet, büyüklük gibi sıfatların ona verilmesi ve ilan edilmesi, tesbihte ise Allah’ın her türlü şirk ve sapıklığa mensup olanların, ona isnad ettikleri yaraşmayan şeylerden tenzih edilmesi anlamı galiptir.

    Kuddûs, kendisiyle nitelendiği her şeyden temiz ve nezih olan demektir. O, ebrarın nefislerini günah kirlerinden temizlemiştir, kötüleri ise alınlarından ve ayaklarından yakalamıştır. Her ikisi de meseleyi gereği gibi düşünen ve anlayan kimse için Hakk’ın kudsiyet ve tenzihliğinin neticeleridir. Konevî

    Taberî’ye göre: Tüm kötülüklerden arınmış olan sıfatlarına seni nisbet ederiz ve seni inkâr eden küfr ehlinin sana izafe ettiği şerlerden seni tenzih ederiz demektir.

    Gazalî, Kuddûs’u hissin anladığı hayalin tasavvur ettiği vehmin vehmeylediği, kalbin düşündüğü ve fikrin hükmettiği her türlü vasıftan münezzehtir şeklinde tanımlar. Ayıplardan, kusurlardan münezzehtir demeyi, ayıp ve kusurların varlığını, var olacağını ima ettirebileceğinden bir edepsizlik sayar. Kuddûs’u “insanların çoğunun kemâl sıfatı olduğunu sandıkları sıfatlardan münezzehtir” şeklinde anlamlandırır.

    Gazalî’ye göre insanların Allah’ın takdis ve tenzihi konusunda takip ettikleri yol şöyledir: Önce kendilerine bakarlar, kendi sıfatlarını öğrenirler. Bu sıfatları da kemâl ve noksan sıfatları diye ikiye ayırırlar, kendileri için kemâl sıfatı saydıklarını (ilim, irade, kudret, sem’i, basar, kelam) kemâl sıfatı sayarlar. Kendileri için noksan kabul ettikleri sıfatları (cehalet, acz, körlük, sağırlık) da noksan sıfatları sayarlar. Bundan sonra da Allah’ı övmek için kendileri için kemâl saydıkları sıfatlarla nitelerler, noksan saydıkları sıfatlardan da tenzih ederler. Oysa Allah, insanların kendileri için noksanlık saydıkları vasıflardan uzak olduğu gibi/kadar kemâl saydıklarından da uzaktır. Bu sıfatlardan söz edilmemiş olsaydı mevzubahis edilmezdi.

    “Kuddûs” mukaddes manasına takdis”ten müştaktır. Mana-yı lugavîsi “tathir”dir. Ve ıstılahta “Hakk’ı imkân ve ihtiyaçtan ve nakaıs-i kevniyyeden ve kendinin gayrı bulunan mevcudata nisbeten kemâl addolunan kemâlattan, cenûbına lâyık olmayan şeyden tathirdir. “zira Hak Sübhanehu ve Teâlâ ve onun kemâlât-ı zâtiyyesi, akıl ve vehim ve hayal ile idrak olunan kemâlattan a’la ve ecelldir. Nitekim ehli kemâlden bir zât-ı şerîf Cenâb-ı Kibriyâ’ya hitabe buyurur: Rubaî (farsçadır, Türkçesi) Ey noksandan pâk ve ey ademden Müberra olan zât-ı Celîl. Senin vasfında akıl ileriye bir adım atabilir mi? A’ma olan kulağıyla renkleri ve suretleri nasıl görür? Veyahut sağır, göz ile Elhan ve nağmeyi nasıl işitebilir?” Fusus Şerhi. A.konuk. c2.s.1

    Kuşeyrî, kulun kuddûs isminden alabileceği nasibi şu şekilde ifade etmiştir: Kuddûs isminin muhtevasını tam anlamıyla kavrayan kimse Allah rızası uğruna nefsini aşağı arzulara uymaktan, servetini haram şüphesinden, zamanını ona muhalefet kirinden, kalbini dünya alâkalarının sebep olacağı lekelerden, ruhunu fanî mekânlarda barınmaktan ve içindeki gücü yabancı ilgilerden uzak tutar. Böyle bir kişi, Allah’a taptığı manevi muhtevasıyla hiçbir yaratığa kul olma zilletine düşmez; O’nu müşahede ettiği kalbiyle hiçbir mahlûka tazimde bulunmaz; elinde bulunan bir dünya nimetini yitirmekten etkilenmez ve tuttuğu yoldan Allah’a ulaşmadan geri dönmez.

    Mukaddes, “her çeşit kusur ve ayıptan münezzeh ve uzak” anlamına gelir. Bu anlamdan sadece Allah ve onun sıfatları fiilleri ve isimleri mukaddestir. Kur’an’da mukaddes melekten (ruhul-kudüs):

    [​IMG]
    Meryem oğlu Îsâ’ya da mucizeler verdik. Vu onu ruhul-kudüs (Cebrail) ile destekledik. (2 – Bakara:87) aynısı 253. Âyet.) mukaddes vadiden:

    [​IMG] Çünkü sen kutsal vasi Tuvâ’dasın. (20 – Tâhâ: 12)

    [​IMG]Kutsal vadi Tuvâ’da rabbi ona şöyle seslenmişti. (79 – Naziât: 16)

    Ve mukaddes arzdan:

    [​IMG]
    Ey kavmim, Allah’ın size (vatan olarak) yazdığı mukaddes toprağa girin (5 – Mâide: 21) bahsedilmekte fakat insanın kudsiyetinden söz edilmemektedir. El Muvatta’da yer alan bir rivayette Ebudderda’nın Selman-ı Farisi’ye mektup yazarak Arz-ı mukaddese gelmesini istediği, onun da toprağın kimseyi takdis etmediğini, ancak kişinin amelinin kendisini takdis edeceğini belirttiği kaydedilir. Kur’an’da nefsi tezkiyesinden söz edilmekte ve bunun kurtuluşun şartı olduğu (eş-Şems 91/9), Allah’ın müminleri arındırıp temizlediği (al-Maide 5/6, el-Ahzab 33/33) ve temizleri sevdiği (el-Bakara2/222, et-Tevbe 9/108) vurgulanmaktadır. DİA

    Gazzalî, kulun kudsiyetten nasip almasının zihnini maddî ve dünyevî her şeyden, iradesini bedenî arzulardan temizlemesi anlamına geldiğini söyler. Hakim Tirmizî, âbid, zahid ve takvâ sahiplerini arzî, nebî ve velîleri arşî olarak nitelemiş ve bunların kudsîler olduğunu belirtmiştir. Temiz ruhları ve nefsleri kudsîler diye niteleyen sûfîler bu ruhların bulunduğu âleme de âlem-i kuds adını verirler. Kudsî olan melekler de bu âlemde bulunur. DİA

    İbn Arabî’ye göre kudsiyet biri zâtî diğeri arazî olmak üzere iki türlüdür. Allah’ın kuddûs ismiyle O’nun zâtının kudsiyeti dile getirilir. Arazî kudsiyette eksiklik söz konusu olur. İnsan nefsini riyazetle, ahlâkını mücahedeyle, aklını mükâşefeyle, organlarını yasaklardan uzak tutmak ve emirlere uymakla takdis edebilir, yani günahtan ve kusurdan temizleyip olgunlaştırabilir. DİA. Kuddise Sırruh maddesi.

    Gazalî, kulun kudsiyet kazanmasından bahsederken şöyle söyler: kulun münezzehliği (kudisyeti) ilmini ve iradesini tenzih etmesidir. İlmini tenzih etmesi, tahayyül edilenlerden, hissedilenlerden, vehmedilenlerden ve hayvanatın ortak olduğu her türlü idraklerden onu korumasıdır. Gerçekten Allah’ın kuddûs isminden hissesini almak isteyen insan, ilmini hayallerle vehimlerden korur. Duyularla elde edilen bilgilere saplanıp kalmaz. Hayvanların da ortak olduğu idrak derecelerinden kendilerini sıyırır. Tersine, bütün düşünüşlerini ve ilmini ezelî, ilâhî ve duyularla idrak edilmekten uzak meseleler üzerine teksif eder. Kendi zâtında duyularla bilinen ve hayalleriyle uğraşılan şeylerin hepsinden sıyrılır. Duyu organları ve hayal gücü yok olsa dahî bütün aydınlığı ile bakî kalabilecek şerefli, küllî ve ilâhî ilimlere sarılır. Bu şerefli, küllî ve ilâhî ilimler değişen ve her an için yok olan fânî şahıslarla değil, ezelî-ebedî malûmatla alâkalıdır.

    Kulun iradesine gelince, onu da şehvet, gazap, yeme, içme, giyme, nikâhlanma, bakma… gibi beşerî zevkler etrafında döner olmaktan korur. Yine ancak zahirî duyular vasıtasıyla ve kalp ile nâil olunan zevklere de iltifat etmez. Kuddûs isminden nasibini alan kimse Allah’tan başkasını murad etmez. İradesinden yalnız O vardır. Allah’tan başka hiç bir şeyden zevk almaz. Yalnız Allah’a kavuşmaktan zevk duyar. Öyle ki eğer içindeki bütün nimetleriyle beraber cennet kendisine sunulsa asla iltifat etmez. Ev değil ancak evin sahibi ile kanaat eder… Bir şeyi murad edenin azizliği o şeyin azizliği nisbetindedir. Bir kimsenin bütün himmet ve gayreti midesine giren olursa, kıymeti de midesinden çıkan olur. Allah’tan başka gayesi olmayanın derecesi de gayesinin derecesi miktarıncadır. Her kimin ilmi hislerle ve hayallerle bilinen şeyler derecesinden yükselir ve iradesi de şehevî arzuların doğurduğu neticelerden temizlenirse işte o kuds bahçesinin tam ortasına konmuştur. İlâh’i Ahlâk, 140

    Kutsal: E. Durkheim’e göre tüm dinî inanışlar ya kutsal ya da profan olaylar şeklinde tasnif edilir. Kutsal; olağanüstü, aşkın ve gündelik olayların oluş doğrultusunun dışında görülen ve o şekilde tecrübe edilen olayları içerir. Modern toplumlarda kültürün rasyonalizasyonundan meydana gelen kutsal gerçekliğin bir geri çekilmesi vukubulmuştur. Geniş anlamıyla kutsal şiddete, işgale ya da kirletmeye karşı korunmuş olan şeydir. Terim dinî bir mahiyettedir, ama onunla sınırlı değildir…. Bu anlamda kutsal, saygı duyulan, hürmet edilen ve ebedî anlamı taşır.

    Din bağlamında kutsalın anlamı hem daha dar hem daha kesindir. Burada kutsal özgül olarak din tarafından, şiddete, işgale ve kirletmeye karşı korunan şeydir. Bu nedenle o, din tarafından ya da din adına takdir edilen, kutsal ve dokunulmuş olandır. Bu kullanımda kutsal profanın zıddıdır. Durkheim şunları söyler: Kutsal olan şey, kesinlikle profanın dokunmaması gereken ve cezaya uğramadan dokunamayacağı şeydir… Kutsal bizzat gerçekliğin doğasında bulunur ve normal insanlık, kişinin fıtrî olarak gerçeği gerçek olmayandan ayırt ettiği bir kutsal duygusuna sahip olarak doğar. Fakat modern insan öyle bir duruma gelmiştir ki bu doğal duygu bile neredeyse unutulmuş kutsalın bir “tanımı”nın yapılması ihtiyacı baş göstermiştir. Şunu kaydetmek ilginç olacaktır ki kutsal olanı akıl-dışına bağlama yolunda R. Otto’nun ki gibi girişimler içinde bulunduğumuz yüzyılda oldukça ilgi görmüştür. Bu olgu şunu göstermektedir: zihnî hakikatin ya da bilginin kutsalla olan ilişkisi, bilginin kutsal içeriğinden soyulmasının sonucu olarak kesinlikle görmezden gelinmiştir. Üstelik sekülerleşmiş bir dünyada kutsal, anlaşılmaz bir şey olarak görüldüğü profan dünyanın perspektifinden görülmeye başlanmıştır… Kutsalın anlamına yaklaşmanın belki de en kestirme yolu, onun ebedî olanla ilişkisini kurmak olacaktır. İnsanın kutsala ilişkin duygusu ebedî ve değişmez olana duyduğu duygudan, onun gerçekte olduğu şeye olan nostaljisinden başka bir şey değildir. Zira o kendi varlığının cevheri içinde ve hepsinden önce değişmez olanı bilmek v ebedî olanı düşünmek üzere yaratılan aklı içinde kutsalı taşımaktadır.

    Birinci olarak aşkın olan, ikinci olarak bir mutlak hakikat özelliğine sahip olan, üçüncü olarak da sıradan insan düşüncesinin anlayış ve kavrayış gücünden kaçan şey kutsaldır. M. Armağan, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi

    Kutsal kavramı, bir din içerisindeki unsurları birbirine bağlayarak o dinin bütünlüğünü sağlayan veya kuşatan en temel eleman olup din bilimlerinin ana konularındandır. Herhangi bir dinde inançlı kabul edilen kişiyi Tanrıya, ritüele, cemaate, doktrine ve ahlâka bağlayan, onun din çerçevesinde kalmasıan katkıda bulunan temel tecrübe kutsal duygusudur. Kutsalı belirleyen en önemli unsur kişinin, kaynağı tabiatüstü sayılan varlığa sevgi ve korkuya dayalı bir duyguyla bağlanma eylemidir. Kutsal çiğnenmemesi gereken bir olgudur. Bunu sağlayacak olan da dünyevî ve uhrevî veya uhrevî müeyyidelerdir. Kudsiyet. DİA. Kürşat Demirci.

    Dinimizce kutsal sayılan hususlar ve bunlara karşı işlenmiş tahkir, istihza ve saygısızlıkların müeyyideleri daha çok fıkıh kitaplarının elfaz-ı küfür bahislerinde yer alır. İnanılması gereken hususlara karşı istihfaf, istihza, istihkar anlamı taşıyan inanış, söylem ve davranışların müeyyideleri vardır. Bu müeyyideler aynı zamanda kutsallığın alanını ve sınırlarını da belirleyen yaptırımlardır.

    Kutsala duyulan, gösterilen saygıyı Allah’a ibadetle karşılaştırmak ibadeti yüceltmek şeklinde anlaşılıyor gibi gözükse bile “saygı”yı ibadet derecesi ve şekline dönüştürmek, seviyesine indirgemek anlamına da gelecektir. Kutsalı belirlemek yegâne kuddûs olan Allah’a ait olduğu gibi müeyyidelerini belirlemek de Allah’a ve oradan hareketle fıkıh ilmine ait bir konudur.

    Hadîslerde kuddûs: Kullar sabaha ulaştıklarında bir münadî şöyle seslenir:

    [​IMG] Kuddûs ve melik olanı tesbih ediniz. Kenzülummal.

    Berâ (r.a.) den: bir adam Aleyhissalâtü vesselâm efendimize gelerek vahşet (melankoli, hüzün, korku, kaygı) ten şikâyet etti. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz ondan:

    [​IMG]

    Sözünü çoğaltmasını istedi. Adam da bu sözü söyledi de ondan vahşet gitti. Taberanî’nin Kebirinden. Kenzülummal.

    Aleyhissalâtü vesselâm’ın vitri kıldığında ilk rekâtte A’lâ suresini, ikincide Kâfirûn, üçüncü rekatte İhlas suresini okuduğu bitirdiğinde de üç kez:

    [​IMG]Sözünü tekrarladığı rivayet edilir.

    Aişe (r.a.) validemizden: Resûlullah (s.a.v.) rukû ve secdesinde

    [​IMG] sözünü söylerdi. Ahmed b. Hanbel, Müsned.

    Etrafını nurdan dağların çevirdiği, üzerinde nurdan mızraklarla nurdan meleklerin bulunduğu bir denizi vardır Allah’ın. Bu melekler denizin etrafında şöylece seslenirler:

    [​IMG]
    Kim bu sözü günde veya ayda veya senede veya ömründe bir kere söylerse Allah Teâlâ geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar. Günahları denizköpüğü kadar olsa veya ölmek üzre olsa veya savaştan kaçmak bile olsa. Enes’ten. Deylemî. Kenzülummal.

    Bu ismin Allah Teâlâ için ifade ettiği anlamlar:

    1 - Yegâne kuddûs Allah’tır.
    2 - Allahü Teâlâ aynı zamanda kutsallığın kaynağıdır da; kutsallığı o belirler, şartlarını o koyar, kutsallığa erecek veya ermeyecek olanları o belirler.
    3 - Sadece zâtı değil sıfatları, isimleri, fiilleri… kutsal olandır.

    Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin hissesi;

    1 - Cenâb-ı Hakk’ı O’na yaraşır şekilde takdis ederdi,
    2 - Takdisini aynı zamanda, kendisini Cenâb-ı Hakk’ın istemediği hallerden uzaklaştırarak gerçekleştirirdi,
    3 - Bu şekildeki takdisini ve öncekini kendinden bilmez, Allah’tan bilir ve şükür üzere bir hayat sürerdi,
    4 - İnsanları da Allah’ın istemediği vasıflardan uzaklaştırmaya çalışır ve bu şekilde de takdisde bulunurdu.

    Müminlerin bu isimden nasipleri;

    1 - Allah’ı yegâne kuddûs bilmek, olur olmaz, O’nun belirlemediği, hevâmızın belirlediği şeyleri kutsal saymamak,
    2 - Allah’ı takdis üzre bir tarzı hayatın sahibi olmak:
    I - Allah’ı kemâl sıfatlarıyla yadetmek,
    II - Kendimizi O’nun istemediği hâllerden arındırmak, O’nu takdise lâyık hâle gelmek,
    3 - Sahip olduğu her şeyi “Allah için” hâline getirmek; allah’ın eli, ayağı, deili, gönlü, zihni… olurum dediği insan olmak,
    4 - Bu şekilde olmayı lütf-u ilâhî kabul etmek,
    5 - İnsanların takdise yaraşır bir tarzı hayata sahip olmaları için gayret etmek.


    Konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki bölümü mutlaka okuyunuz!
    KUR’ÂN’DA KUTSALLIK ANLAYIŞI

    Kur'ân'da kutsallık anlayışına geçmeden önce kutsalın veya kutsal olanın genel bir tanımını vermek gerekmektedir. Kutsal kelimesinin kökenini oluşturan kut; "saadet, devlet, kudsiyet, uğur, baht, talih, mutluluk, hayır, bereket, mübareklik gibi anlamlara gelmektedir". Kutsal ise;
    a) Güçlü bir dini saygı uyandıran, veya uyandırması gereken, kudsi, mukaddes,
    b) Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen, kudsi, mukaddes,
    c) Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen,
    d) Tanrı'ya adanmış olan, tanrısal olan diye tanımlanmıştır. "Kudsi, kutlu ve mukaddes" karşılığında kullanılan "kutsal" kelimesinin uydurma bir kelime olduğu belirtilmektedir. Verilen bu tanımlar, kelimenin Türkçe'deki kullanımı için söz konusu olmaktadır. Kutsal'ın ıstılahtaki tanımı da şu şekilde yapılmıştır:

    "Başlangıçtan beri insan tecrübesinin bir parçası olan kutsal, yaratıcı ile olan ilişkisinden doğan özel bir niteliğe sahip olan veya dini bir amaç için tahsis edilen" demektir. "Kutsal, kendini her zaman doğal gerçeklerden tamamen farklı bir gerçek olarak gösterendir". Diğer bir tanıma göre kutsal; "tamamen farklı bir şeyin, bizim dünyamıza ait olmayan bir gerçeğin, doğal, dindışı dünyamızın ayrılmaz bir parçası olan nesneler içinde açığa çıkmasıdır". Kutsal; "varlığın oluştaki, Bâki'nin de fânideki doğrudan tecellisi" olarak da tanımlanmıştır. Kutsallık ise, yaratıcıya olan yakın ilişkileri sebebiyle bazı özel zaman, mekân veya eşyaların sahip olduğu özelliktir.

    Tanımlardan da anlaşılabileceği gibi, maddî ve fizikî fenomen dünyası iki başlık altında toplanmıştır: Kutsal ve profan. Kutsal'a, yaratıcı ve O'nunla ilgili her şey; O'nun kitapları (Kutsal Kitaplar), ma'bedler ve O'nun kutsal olarak bildirdiği zaman, mekân ve yerler dahildir. Profan ise, kutsalın zıddı olup "ma'bedin dışında kalan", "kutsal olanın dışındaki" nesne ve olgular demektir. Bu tanımlara göre kutsalın dini hayatla, profanın da dünyevi hayatla sıkı bir ilişkisi vardır. Çünkü "kutsal ve dini hayat, kutsallıktan tamamen arındırılmış profan ve dünyevi hayatın zıddıdır".

    Bu tanımlardan şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür: Yegâne kutsal varlık Allah'tır. O'nun dışında herhangi bir şeyi kutsal kabul etmek mümkün değildir. Ancak O'nunla ilişkisi bulunan yer, zaman, mekân ve nesnelere kutsallık atfedilebilir. Fakat belirtmek gerekir ki bir şeyi kutsal olarak kabul etmekle, bazı şeylere kutsallık atfetmek birbirinden tamamen farklıdır.

    Kur'ân'da kutsal veya kutsallık anlayışını belirten kelime ya da ifadelere geçmeden önce, kutsalın belirleyicilerini vermek uygun olacaktır.

    KUTSAL'IN BELİRLEYİCİLERİ

    Herhangi bir yer, zaman, mekân, eşya ve varlıkların kutsal olup olmadığını belirleyen en önemli unsur Allah'tır. Çünkü, yukarıda yapılan tanımlardan da anlaşılacağı üzere, yaratıcının bizzat kendisi kutsal kabul edildiği gibi, O'nunla ilişkisi bulunan bir kısım eşya ve yerlere de kutsallık atfedilmektedir. Nitekim Yüce Allah, Tâhâ Sûresi'nde, Hz.Musa'ya, bulunmuş olduğu Tuvâ Vâdisi'nin kutsal bir yer olduğunu bildirdiği gibi, kendisini de; "Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilah yoktur. Bana kulluk et..." diye tanıtmış ve böylece yegâne kutsal varlık olarak kendisinin tanınması gerektiğini ve yalnız O'na ibadet edilebileceğini ifade etmiştir.

    Kutsalın belirlenmesinde etkisi bulunan diğer bir unsur da insandır. Çünkü varlıklar içerisnde kutsalı en iyi idrak eden ve fıtratında kutsal duygusu bulunan yegâne yaratık insandır. Kur'ânî ifadeyle insan, Allah'tan bir ruh taşımaktadır. Buna rağmen insan, kutsalı belirlemede yaratıcıya tabi olmak ve ancak O'nun kutsal olarak bildirdiklerini kutsal kabul etmek durumundadır. Aynı zamanda kutsalın belirlenmesinde kutsal duygusu ve inancın da ayrı bir yeri vardır. Kutsal anlayışının kaynağı yaratıcının bizzat kendisi ve O'na inanç olduğu için, inancı olmayan insanların kutsal veya kutsallıkla herhangi bir ilişkileri yoktur.

    KUR'ÂN'DA KUTSAL VEYA KUTSALLIK ANLAYIŞINI BELİRTEN İFADELER

    Kur'ân'da kutsal ya da kutsal olanın herhangi bir tanımı yapılmamış olmakla birlikte, kudsiyet veya kutsallık belirten bazı kelime ve kavramlar bulunmaktadır. Bunların belli başlıları şunlardır:

    1. Takdis, el-Kuddûs

    Bakara Sûresi'nde belirtildiğine göre Allah, meleklerine hitaben; "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediği zaman onlar; "Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?..." demişlerdi. Âyette, yaratıcıyı kutsal saymak anlamında "nukaddisu" kelimesi kullanılmıştır.

    Bilindiği gibi Allah'ın en güzel isimlerinden birisi de el-Kuddûs'tür. "Allah'ın eksiklikten münezzeh olduğunu" belirtmek üzere kullanılmış bulunan bu kelime, aynı zamanda kutsal varlığın en önemli özelliği olan "tam ve mükemmel olma"yı da vurgulamaktadır. Kur'ân-ı Kerim'de kutsal varlığı veya neyin kutsal olduğunu en güzel şekilde ifade eden kelimenin, Allah'ın en güzel isimleri arasında yer almış olan bu "el-Kuddûs" kelimesi olduğunu söylemek mümkündür.

    2. Rûhu'l-Kuds

    Kur'ân'da kutsal anlamında kullanılmış olan diğer bir ifade de, "Rûhu'l-Kuds" tamlamasıdır. Her ne kadar meâl ve tefsirlerde bu kavramla Cebrail'in (as) kastedilmiş olduğu belirtilmişse de, Cebrail'in isminin doğrudan zikredilmeyişi, Cebrail gibi bir kısım nûrani varlıklara da kutsallık atfedilebileceğini hatıra getirdiği gibi, Hz.İsa'dan bahseden bazı ayetlerde özellikle bu kavramın kullanılmış olması ilgi çekicidir. Ayrıca bu kavram, Hıristiyanlık'taki teslis anlayışının üçüncü unsurunu teşkil eden kutsal ruh inancı açısından da önemlidir.

    3. Kutsal Tuvâ Vâdisi

    Medyen dönüşünde ilahi vahye mazhar olan Hz.Musa'ya, bulunmuş olduğu Tuvâ Vâdisi'nin kutsal bir yer olduğu, hemen pabuçlarını çıkartmasının gerektiği ve Firavun'a gidip peygamber olduğunu ona bildirmesi, İsrailoğulları'nı Firavun'un zulmünden kartarması istenmişti. Bu âyetten, Tuvâ Vâdisi vb. gibi, peygamberlerin vahye mazhar olduğu bazı mekânlara kutsallık atfedildiği anlaşılmaktadır. Aynı zamanda bu âyet, kutsal mekân anlayışının Kur'ân'da var olduğuna da delil sayılabilir. Burada Vâdi'ye kutsallık atfettiren ise, ilahi vahyin orada cereyan etmiş olmasıdır.

    4. Arz-ı Mukaddes

    Herhangi bir bölge veya mekâna kutsallık atfetmenin bir diğer örneği de yine Kur'ân'da "Arz-ı Mukaddes" ifadesinin kullanılmış olmasıdır. Şöyle ki:

    "Ey kavmim! Allah'ın size (vatan olarak yazdığı) mukaddes toprağa girin ve arkanıza dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz". Bu âyette belirtilen mukaddes toprak, İsrâiloğulları'nın Mısır esaretinden kurtulduktan sonra yerleşmeleri istenen Filistin topraklarıdır. Gerçekte arz-ı mev'ûd, Allah'ın Hz.İbrahim'e ve onun soyundan gelenlere vermeyi vaad ettiği yer için kullanılmış olan bir terimdir. İbranice'de "Eretz İsrael" (İsrâil diyarı) adı verilen bu bölge Ahd-i Atik'te "Kenan diyarı", "diyar", "gurbet diyarı", "memleket" diye de zikredilmiştir. İkinci Ma'bed döneminden itibaren ise "arz-ı mev'ûd" diye adlandırılmış olup Ahd-i Cedid'de de bu isimle geçmektedir. Ayrıca Ahd-i Atik'te burası "iyi ve geniş diyar", "süt ve bal akan diyar", "bütün memleketlerin süsü olan diyar" diye de tanımlanmıştır. Âyetten, herhangi bir yere olduğu gibi herhangi bir bölgeye de kutsallık atfedildiği anlaşılmaktadır.

    Kur'ân'da geçmemekle birlikte, konumuz açısından önem arzeden diğer bir husus da; hadis literatüründe yer alan ve "manası Allah'a, lafzı Hz.Peygambere ait olan hadislere" kudsî hadis adının verilmiş olmasıdır. Bu husus, kutsal anlayışının hadislerdeki mevcudiyetinin en bariz örneği sayılabilir. Ayrıca bu ifadeden, kutsala izafe edilen bazı şeylere, kutsalla ilişkisinden dolayı, kutsal vasfının atfedilebileceğini de anlamak mümkün gözükmektedir.

    Kutsallık İfade Eden Diğer Kelimeler

    "Mübarek" Kelimesi

    Kur'ân'da kutsal veya kutsallık anlamına en yakın manada kullanılmış olan diğer bir kelime de "mübarek" kelimesidir. Kökeni itibariyle "bereket" veya "bereketli-mübarek" gibi anlamlara gelen bu kelime, Kur'ân'da çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Özellikle "âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (ma'bed), Mekke'deki (Ka'be)'den" bahseden âyette bu kelimenin kullanılmış olması; diğer bir ifadeyle, İslam açısından yeryüzünde en kutsal mekân olarak kabul edilen Ka'be'den bahsederken "mübarek" lafzının kullanılmış olması, bu kelimenin kutsalı veya kutsal mekânı belirtmede kullanılan en önemli kelimelerden olduğunu göstermektedir. Ayrıca İsrâ Sûresi'nde, Hz.Muhammed'in bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya ***ürüldüğü belirtilen âyette, Mescid-i Aksâ'dan, "çevresini mübarek kıldığımız" diye bahsedilmiş olması da, "mübarek" kelimesinin, "kutsal" anlamına çok yakın bir kullanıma sahip olduğunu göstermektedir. Yine En'âm, 6/92, Enbiya, 21/50, Sâd, 38/29'da Kur'ân-ı Kerim'den; Mü'minûn, 23/29'da Hz.Nuh'un Tûfan'dan sonra indirilmesi için duâ etmesi istenen yerden; Kâf, 50/9'da da gökten indirilen su'dan bahsederken "mübarek" kelimesinin kullanılmış olması da, Kur'ân'ın kutsallık anlayışı açısından önemlidir.

    Bütün bunların dışında "mübarek" kelimesi, kutsallık ifade edecek biçimde ve bir isme vs. izafe edilerek şu şekillerde kullanılmıştır:

    Mübarek Gece

    Duhân Sûresi'nin 2 ve 3'ncü âyetlerinde "Apaçık olan Kitaba andolsun ki, biz onu (Kur'ân'ı) mübarek bir gecede indirdik..." buyurulmak suretiyle, Kur'ân'ın indirilmiş olduğu gecenin öneminden bahsedilirken, "mübarek" lafzı kullanılmıştır. Bu âyette geçen "mübarek gece"den maksadın Kadir gecesi veya Berat gecesi olduğuna dair rivayetler vardır. Ancak, Kur'ân-ı Kerim'in Hz.Peygamber'e Kadir gecesinde indirilmiş olduğunu bildiren âyeti göz önüne alan İslâm âlimlerinin çoğunluğunun, burada Kadir gecesine işaret edildiği rivayetini daha kuvvetli bulmuş oldukları belirtilmektedir.

    Buk'ay-ı Mübareke

    Tâhâ, 20/12 ve Nâziat, 79/16'da, Hz.Mûsa'nın vahye mazhar olduğu vâdiden söz edilirken "mukaddes" kelimesi kullanılmış olduğu halde, Kasas, 28/30'da ise, aynı vâdiden bahsederken "el-Buk'atü'l-Mübareke" tamlaması kullanılmıştır. Aynı yeri ifade etmek üzere "mukaddes" ve "mübarek" kelimelerin kullanılmış olması, bu iki kelimenin anlam bakımından birbirlerine çok yakın olduğunu göstermektedir.

    Şecere-i Mübareke

    Nûr Sûresi 24/35'nci âyette zeytin ağacından "mübarek ağaç" diye söz edilmiştir. Keza Tîn Sûresi 95/1'nci âyette de zeytinden yeminle söz ederek, bu ağaç ve meyvasının önemine dikkat çekilmiştir. Ancak burada, kelimenin mübarek veya bereketli anlamı ilk planda anlaşılmalıdır. Aksi takdirde ağaca kudsiyet atfedilmiş olur. Bu ağaca hususiyet kazandıran, onun bereketli bir ağaç oluşu ve kendisinin verimli, meyvasının da çok faydalı oluşudur. Ağaca önem atfettiren bir başka husus da, kutsalın kendisinde tezahür etmiş olmasıdır.

    KUTSALI VEYA KUTSAL YERLERİ GÖSTEREN İŞARETLER

    Bir şeyin veya herhangi bir yerin kutsal olduğunu gösteren bazı işaretler vardır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür.

    1. Kutsal Kabul Edilen Yerlerin Allah Tarafından Gösterilmiş Olması

    Kutsallığı çeşitli dinler ve o din mensuplarınca kabul edilen bazı yerelere esas kutsallık kazandıran husus, o yerin Allah tarafından bizzat tayin ve tespit edilmiş olmasıdır. Bunun en canlı örneğini, Ka'be'nin yerinin Hz.İbrahim'e Cebrail vasıtasıyla gösterilmiş olması teşkil eder. Aynı şekilde Kudüs'te Hz.Süleyman tarafından inşa edilmiş olan Beytü'l-Makdis'in yeri de Dâvud (as)'a melek vasıtasıyla bizzat Tanrı Yahve tarafından gösterilmişti. Yukarıda belirtildiği gibi, Hz.Mûsa'ya da, Mukaddes Tuvâ Vâdisi'nde bulunduğu yine Allah tarafından bildirilmişti.

    2. Bir Yerin Allah'a Tahsis Edilmiş Olması

    K.Kerim'de "bütün mescidlerin Allah'a ait olduğu..." bildirilmiştir. Aynı şekilde Kur'ân'ın çeşitli yerlerinde mescidlerin Allah'ın evi (Beyt) olduğu ifade edilmiştir. Bir yerin veya herhangi bir mekânın Allah'a tahsis edilmiş olması, yegâne kutsal varlık olan Allah'a nisbetinden dolayı, o yere kutsallık atfedilmesine sebep olmuştur.

    3. Allah'ın Herhangi Bir Yerde Gücünü Izhar Etmesi (Tecelli)

    Zaman ve mekândan münezzeh olan Allah'ın, zaman zaman herhangi bir yerde tecelli etmesi ve o yerde gücünü göstermesi de, oraya kutsallık atfedilmesine sebep olmuştur. Bunun en çarpıcı örneğini Kur'ân'daki şu anlatım teşkil etmektedir:
    "Musâ tayin ettiğimiz vakitte (Tur'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca, 'Rabbim! Bana (kendini) göster; göreyim' dedi. (Rabbi): 'Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!' buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musâ da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim". Tecellinin diğer bir örneği de, bir hadiste, Allah'ın her gece dünya semasına tecelli edip insanlara herhangi bir isteklerinin olup olmadığını sormuş olduğunun bildirilmiş olmasıdır.

    4. Bir Yerin İnsanlar Tarafından Kutsal Kabul Edilmesi

    İnanan insanların bir maddî, bir de manevi dünyaları vardır. Maddî dünyalarının merkezini fiziki coğrafya belirler. Manevi dünyalarınkini ise, sahip oldukları dini inançları ve benimsedikleri değerleri belirler. İnanan insanların manevi dünyalarının merkezinde genellikle ma'bedler veya herhangi bir din mensuplarınca kabul edilen dini merkezler vardır. Bu yerler aynı zamanda o din mensuplarının gönülden bağlı oldukları başlıca ibadet ve ziyaret yerleridir. Mekke'de Ka'be'nin, Medine'de Hz.Peygamber'in kabrinin bulunması ve aynı zamanda bu iki şehrin, İslam Dini'nin doğup yayıldığı en önemli iki dini merkez olmaları vb. gibi hususlar, bu iki şehrin müslümanlar tarafından daha mübarek birer belde kabul edilmelerine ve oralardan "mukaddes topraklar" diye bahsetmelerine sebep olmuştur. Aynı şekilde Kudüs de, hem Kur'ânî anlatımda hem de yahudiler, hıristiyanlar ve müslümanlar nazarında mukaddes bir yer kabul edilmiştir. Aynı zamanda Ka'be ve Kudüs, adı geçen din mensuplarınca ibadet esnasında yönelinen (kıble) birer kudsî mekânlardır. İşte bu yerler, inananların dünyalarının merkezleri mesabesindedir.

    Aslında Mekke, Medine ve Kudüs gibi şehirlerin inananlar tarafından birer kutsal mekân olarak kabul edilmiş olmalarının temelinde yine, yegâne kutsal varlık olan Allah'ın, diğer yerlere nazaran, oralara ayrıca bir değer vermiş olması ve aynı zamanda bu yerleri, ilahi dinler diye ifade edilen Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi üç büyük dinin doğup yayıldığı yerler olarak seçmiş olması, bu din mensuplarının oralara kutsallık atfetmesine esas teşkil etmektedir. İnananları o yerlere kutsallık atfetmeye sevkeden diğer bir âmil de, onların bu yerler hakkında sahip oldukları inanç ve değerlerdir.

    Aynı şekilde Mekke, Medine, Kudüs gibi yerler ve buralarda bulunan mescidler ve bazı ilahi işaretler hakkında yer alan Kur'ânî ve peygamberî ifadeler de, bu yerlerin o din mensuplarınca mukaddes birer belde kabul edilmelerinde önemli rol oynamıştır. Nitekim İbrahim (as)'ın; "bu beldeyi emin bir yer kıl" diye duâ etmesi; yine bu yerlerden yeminle bahsedilmiş olması; hepsinden önemlisi de, bu yerlerden bahsederken "şu beldenin Rabbi"; "belde-i tayyibe" gibi ifadelerin kullanılmış olması, bu yerleri kutsalın (Allah) bizzat sahiplendiğini göstermektedir. Dolayısıyla bir yeri kutsalın sahiplenmiş olması, o yerin kutsaldan bir işaret taşıdığı izlenimini de vermektedir.

    Diğer taraftan Hz.Muhammed'in, "ancak şu üç yere ibadet ve ziyaret amacıyla yolculuk yapılabilir. Bunlar: Mescid-i Haram, Benim Mescidim (Mescid-i Nebi) ve Mescid-i Aksa'dır" demiştir. Yine Hz.Peygamber, Medine'ye hicret edeceği bir esnada Ka'be'ye bakarak şöyle demişti: "Vallahi sen, benim dünyada en çok sevdiğim yersin; aynı şekilde Allah'ın da dünyada en çok sevdiği yersin. Eğer senin halkın beni zorla çıkarmasalardı vallahi çıkmazdım". Bu hadislerde, bu üç mekânın bulunduğu yerlerin diğer yerlere olan üstünlüğü veya farklılığı belirtilmiştir.

    KUTSAL ZAMAN VEYA MEKÂNLAR

    İnsanın şu evrende yaşadığı iki temel boyut vardır: Zaman ve mekân. Bu, toplumlar için de böyledir. Başta insan hayatı olmak üzere, insanın tüm değerlerini bu iki temel boyutun dışında düşünmek mümkün değildir. Dolayısıyla insanın kutsalla olan ilişkisi de zaman veya mekân boyutunda gerçekleşmektedir. İnanan insanın, hangi zaman veya mekânda bulunursa bulunsun, fıtrat eksenine bağlı olarak, kutsalla ilişkilerinde zaman ya da mekânın dışına taşması mümkün değildir. İşte insanın kutsalla daha yakın ilişkiye girdiğini düşündüğü veya kutsalın, çeşitli vesilelerle kendisini insana daha fazla hissettirdiği bu zaman ya da mekânlara kutsal zaman veya kutsal mekân adı verilmektedir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, İslâmî anlatımda bu tür yer ve zamanlar için daha çok "mübarek" kelimesi kullanılmaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi "kutsal" anlamına en yakın anlam içeren kelime de "mübarek" kelimesidir. Buna göre, diğer din mensuplarının kutsal gün veya gece kullanımlarına karşılık, İslâm'da da mübarek gün veya gece kullanımı benimsenmiştir. Bu anlamda Cum'a ve Pazartesi gün ve geceleri, kandil geceleri ve Ramazan Ayı mübarek kabul edilmiştir. Bu manada bazı mekânlar da mübarek veya kutsal sayılmıştır. Diğer taraftan, kutsal zaman ve mekânlar genellikle birlikte düşünülmüştür. Bunun en bariz örneği de asr-ı saadettir. Çünkü asr-ı saadet, bütün zaman kesitlerinde yaşayan müminler için ana cazibe kaynağıdır. İnanan insanların kutsal zaman veya mekân anlayışlarının temelinde asr-ı saadetin ayrı bir yeri ve önemi vardır. "Saadet asrı" anlamına gelen bu ifadenin kullanılması da bunu göstermektedir.

    KUTSALLIK İFADE EDEN DİĞER MEFHUM VEYA NESNELER

    İnsanlar tarafından kutsala izafe edilen veya kutsalla ilişkilendirilerek kullanılan mefhumlar arasında kutsal kitap, kutsal bilim, kutsal evlilik, kutsal kazanç, kutsal görev, kutsal toprak, kutsal tarih; can, mal, din ve namus gibi kutsal değerler vb.lerine rastlanmaktadır. Bu ifadelerden bazıları mecazi manada kullanılmış oldukları gibi, bazıları da kişilerin o kullanımdan kastetmiş oldukları şeye göre değişik anlamlar ifade etmektedir.

    İNSANIN KUTSALLAŞTIRILMASI MESELESİ

    Başlangıçtan beri verilen bilgilerden de anlaşılacağı gibi, insanlar genelde iki şeye kutsallık veya mukaddeslik atfetmişlerdir. Bunlardan biri maddî, diğeri de manevidir. Maddîde esas olan temiz ve faydalı olmak; manevide esas olan da tam ve mükemmel olmak ve aynı zamanda faydalı olmak. Bunlardan maddi olana itina, manevi olana da saygı gösterilir.

    "Kutsal" kelimesi manevi sahada mükemmelliğin, tam ve yetkin olmanın dini terimidir. Manevi sahada mükemmellik ve yetkinlik, en üst ve son derecesini Allah'ta bulur. Bunun için en kutsal varlık O'dur. O, her türlü eksiklik ve noksanlıktan uzaktır. Bütün mükemmellikler ve yetkinlikler Allah'ta toplanır ve O'nun kutsallığını pekiştirir (Kuddûs). Bunun için, herhangi bir varlık Yüce Allah'a ne kadar yakın olursa, o derece O'ndan mükemmellik alır (insan-ı kâmil). Böylece o da kutsala ve kudsiliğe yaklaşır. Bu noktada insan akla gelmektedir. Varlıklar içerisinde insan, tam ve mükemmel-kutsal varlık olan Allah'a en yakın olanıdır. Çünkü o, Allah'tan bir ruh taşımaktadır. Ancak bu, insanın kutsallaştırılması anlamına gelmez. İslâm'da, kutsala daha yakın olan insanları ifade etmek üzere "veli, evliya, müttaki" vb. gibi kelimeler kullanılmıştır. Buna rağmen kutsal insan ifadesine asla rastlanmamaktadır. Ayrıca insanlar içerisinde kutsala en yakın olanlar arasında öncelikle peygamberler gelmektedir. Peygamberler için de benzer kullanımlar söz konusu değildir. Ancak Kur'ân'da belirtildiğine göre yahudiler, Üzeyir (as)'ı, hıristiyanlar da İsa Mesih'i Allah'ın oğlu olarak telakki ederek, bir nevi onlara kutsallık atfetmişlerdir. Fakat Hz.Peygamber, kendisinin de bir beşer olduğunu; insanlardan, vahiy alma yönüyle ayrıldığını belirtmiştir.

    Netice olarak söylemek gerekirse yegâne kutsal varlık Allah'tır. Kutsalın en önemli özelliği de tam ve mükemmel olmaktır. İslâm itikadına göre ibadet, bütün eksikliklerden münezzeh olan varlığa yapılmalıdır. Bu özelliklere sahip olan da sadece Allah'tır. O halde Allah'ın dışında hiçbir varlığı kutsal saymak doğru değildir.
    AHMET GÜÇ Doç.Dr.; U.Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.
  2. Murat

    Murat Yönetici

    Her türlü noksandan uzak olan Rabbimizin şanı ne büyüktür. Ya Rabbi sende bizim eksiklerimizi tamamla.
  3. Allah El- Kuddûs (c.c.) güzel ismi ile yeryüzündeki ekolojik dengede tecelli etmiştir. Şöyle ki: Dünya yaratılalı beri sayısız bitki, hayvan, insan belli bir ömür sürmekte, sonra yaşamlarını yitirmektedirler. Ama kendilerinden arta kalan cesetleri yeryüzünü kirletmemektedir. Tıpkı bir fabrikanın atık maddelerini arıtma tesislerinde doğaya zararlı olmaktan çıkarıp bazı maddelerinden yeniden yararlanması gibi bu cesetler de ya başka bir canlının gıdası olmakta ya da mikrop ve bakteriler yolu ile çürütülüp toprağa karıştırılmaktadır. Şayet bu canlı varlıkların cesetleri bu yolla yok edilmeseydi dünyamız adeta bir çöplüğe dönüşecekti. Yaşam olanaksızlaşacaktı. Allah (c.c.) el-Kuddûs (eksiklik ve kusurdan uzak olan, her türlü kemal sıfata sahip olan) güzel ismi ile doğada tecelli ederek doğanın böyle bir eksiklikten ve kusurdan arınmasını sağlamıştır.


    Allah (c.c.) insanların kemal olarak bildikleri her şeyden de münezzehtir. Çünkü insanın bildiği kemaller kusurdan ve eksiklikten uzak değildir. Ayrıca insan ibadetlerini daima kusurlu bilmelidir.


    “Sübhânallah” tespihi ile Allah (c.c.) her türlü eksiklik ve kusurdan tenzih edilir. Bu tespihle el-Kuddûs güzel isminin gereğinin yarısı yerine getirilmiş olur. Allah’ı (c.c.) öven, yücelten diğer tespihlerle de (elhamdülillah, Allahu ekber) el-Kuddûs güzel isminin gereğinin diğer yarısı da tamamlanmış olur. Yani el-Kuddûs güzel ismi Allah’ı (c.c.) her türlü eksiklik ve kusurdan uzak olduğunu vurguladığı gibi O’nun her türlü kemal sıfata sahip olduğunu da düşündürmektedir.


    El-Kuddûs güzel ismi hem Allah’ı (c.c.) yüceltme ve övmeyi hem de dolaylı bir yoldan da olsa kulun ahlakını güzelleştirmeyi hedeflemektedir. Şöyle ki: Kul tövbe yolu ile manevi kirlerden, günahlardan arınabilir, Allah’ı (c.c.) kusur ve eksiklerden tenzih etme, övme ve yüceltme sayesinde de çeşitli erdemlere kavuşabilir.


    El- Kuddûs güzel isminin bir parçası insan için bu dünyada abdest ve gusül suyunda tecelli etmektedir. Abdest ve gusül suları günahlardan arınmanın, tövbe etmenin adeta kapılarıdır. İnsan günahlarından tövbe ederek ilahi emirleri yerine getirmek için bunlara yöneldiğinde Allah’ın izni ile günahlarından temizlenir. Onlarca hadis-i şerif buna işaret etmektedir. Bu sayede insan Allah’a (c.c.) ibadet edecek bir paklığa erişir. İnsan ölünce bu tecelli toprağa geçmektedir. O zaman toprak kabir azabı ile kişinin günahlarını temizleyecektir. Çok İslam âlimi, biraz da olsa anlamamız için, diş ağrısını kabir azabına benzetmiştir. Tabii imansız ölen kişiler için bu azap bir temizleme olarak değil de hak olarak tecelli edecektir. Onlar ebedi olarak azapta kalacaklardır. İmanlı ölenlerin günahları sevaplarından ağırsa, kabir azabı da bunlara kefaret olarak onları temizleyecektir. İmanlı ölen kişilerin bu azap da günahlarının temizlenmesine yetmezse sıra ahrette cehennem ateşine gelecektir. İnsan biraz elini ateşe tutarsa bu azabın ne kadar dehşetli olduğunu anlayacaktır. Cehennem ateşi mümin olarak ölen kişilerin günahlarını temizlemek için azap edecektir. Tıpkı bir potada eritilen altının saf yönü ile katkı maddelerinin birbirinden ayrılması gibi. Bu cehennem azabı, dünya zamanıyla kıyaslanmayacak kadar uzun bir devri içine alabilecektir. Zira dünyanın bin yılı ahretin bir gününe tekabül etmektedir. Allah (c.c.) bizleri kabir ve cehennem azaplarından korusun. Âmin.


    İnsanlar abdest suyunun kadrini bilmezlerse öldükleri zaman önlerine başka temizleme malzemeleri çıkmaktadır. Kabrin toprağı, cehennemin ateşi bu işleve de sahiptirler. Hâlbuki günahlardan temizlenmek bu dünyada abdest suyu ile mümkündür. Basittir. Gerçi abdest almak, namaz kılmak nefse biraz ağır gelmektedir. Ama bu dünyada bu ibadetler için biraz dişimizi sıkarsak, onların küçük sıkıntılarına katlanırsak Allah (c.c.) önümüze sırasıyla gelecek kabir hayatında, kıyamet gününde bizleri daha büyük sıkıntılara düşürmeyecektir. Cennete pis olanlar kesinlikle giremeyeceklerdir. Allah’ın (c.c.) emir ve yasakları bu dünyada bir imtihan konusu olduğu kadar O’nun emir ve yasaklarını yapmayanlar manevi olarak kirlenmektedirler. Gerçi nefis ve şeytan her insanı ‘Senin için temiz, gönlün temiz…’ yalanı ile kandırmaktadır. Hâlbuki ilahi emirleri, yani Allahın buyruklarını ve yasaklarını yerine getirmeyen her insan, manevi olarak kirlenmektedir. Gönlü kapkara olmaktadır. Hadis-i şerifte her günahın kalpte siyah bir leke bıraktığından söz edilmektedir. Kalp simsiyah olduğunda o kişi Allah’ın azabından kendince emin olmaktadır. Yani sanki azap ona hiç gelmeyecekmiş gibi bir duygu içerisine girmektedir. Bu ilahi bir mekirdir (hiledir). Allah böyle bir insana hidayeti nasip etmemek için bir rahatlık vermiştir. Allah (c.c.) ayet-i kerimede bu hali şöyle ifade etmektedir: ‘Allahın azabından ancak hüsrana uğrayanlar emin olabilirler. (Araf suresi, 99)’


    İnsan manevi kirliğini, temizliğini şeytanın ve nefsin sözleriyle değil ilahi emirleri yerine getirip getirmediği ile ölçmelidir. İnsanların manevi kirlerinden yani günahlarından bu dünyada temizlenmeleri ancak tövbe ile mümkündür. Tövbe, tövbe-i nasuh (derin bir pişmanlıkla bir daha günahları işlememeğe ve ilahi emirleri yerine getirmeğe kesin karar verme) olursa geçmiş olan bütün günahları sevaba çevirmektedir. Bu ayetle sabittir: “Ancak şu var ki tövbe edip iman edenler ve güzel işler yapanlar, bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara dönüştürecektir. Çünkü Allah Gafûr (günahları affeden), Rahîm’dir (müminleri esirgeyendir). Kim tövbe edip güzel işler yaparsa gereğince tövbe eden odur işte (Furkan suresi, 70-71).” Artık böyle bir insan, yani tövbe-i nasuh eden birisi ibadetlere yöneldiği, yasaklardan kaçındığı için Allah (c.c.), abdest suyu ile ona rahmet eder. Abdest suyu onda Allah’ın (c.c.) el- Kuddûs ismini tecelli ettirir. Hadis-i şerifte ifade edildiği üzere kabrini cennet bahçelerinden bir bahçeye dönüştürür. Kıyamet günü de cehennemin üzerine kurulu olan sırat köprüsünden ayağı kaymadan şimşek hızı ile geçirtir. Cennete ulaştırır. Çünkü o dünyada iken temizlenmişti, günahlarını dökmüştü, artık onun için kabrin toprağının sıkmasına ve cehennemin ateşine lüzum kalmamıştır.


    Dikkat edilirse su, toprak, ateş bu dünyada da temizlik malzemeleridir. Elimiz hafif kirlendiğinde suyla temizleyebiliriz. Biraz daha ağır kirlenirse, mesela yağlanırsa, eskiden sabun olmadığı için toprakla temizlenirdi. Toprak böyle pislikleri çamur kıvamına geldiğinde alırdı. Mikroplar bilindiği üzere ateşle temizlenir. Yüz derecede mikrop yaşamaz. Yemeklerimiz bu sayede temizlenmektedir.


    Dünyada imanın esaslarını teşkil eden hakikatler, gözlerden saklanıp bunun yerine onlardan birer küçük iz taşıyan Allah’ın (c.c.) ayetleri olduğu için insanın bunlara inanıp doğru yolu bulması onun kolay bir şekilde temizlenmesini sağlar. Öldükten sonra işler değişmektedir. Zira inanılması gereken ayetler değil hakikatler tecelli etmektedir. Bu nedenle insanın o zaman tövbe etmesi ve imana gelmesi bir işe yaramamaktadır. Onu temizleyememektedir. Çünkü örneğin dünyada iken varlığına inanılması gereken melekler ölünce insanın karşısına gerçekten çıkacaktır. Yine dünyada iken kuşkuyla baktığı cehennem daha kabirde iken onu küçük bir parçasıyla gerçekten yakmaya başlayacaktır. Artık kabre girdikten sonra inanılması gereken şeyler, hakikat olmaktadır. Bu yüzden ölünce imtihan sona ermekte, gerçeklerle yüz yüze kalınmaktadır. Tövbe, iman artık fayda vermemektedir.


    Ölümle birlikte insanın üzerindeki günahları ağırlaşacak, onların temizlenmesi büyük azaplarla gerçekleşecektir. Bu ağırlık bir güne nispetle bin yılın ağırlığı derecesinde olacaktır. Zira hem ayetle hem hadisle sabittir ki, dünyanın bir günü ahretin bin yılına karşılık gelmektedir. Akıllı insan geleceğini gören, ona göre hazırlığını yapandır. İlahi emirlere göre yaşayandır. Allah’ı (c.c.) unutmayıp O’nun emir ve yasaklarına uymaya çalışandır. Nefse ağır gelen emir ve yasaklar, ruha hafiflik verirler. Ödev ve sorumluluklarını yerine getiren insan, daha bu dünyada iken cennet hayatını yaşamanın hafifliğini görür. Allah’ın emir ve yasaklarına aldırmayıp nefsine göre yaşayan bir insan görünüşte rahat ve kolay bir yolda yürüyor görünse de ruhu bundan büyük bir sıkıntı duyar. Böyle birisi dünyada gerçek huzuru hiçbir zaman bulamaz. Günahlar insanın üzerinde bir yük gibi ağırlık yaparlar. Daha bu dünyada iken insana cehennem hayatını yaşatırlar. İşte Allah’ı, peygamberi, amentünün esaslarını gerçekten inkâr edenler ancak bu yükten biraz da olsa kurtulabilmektedirler. Onlar vicdanlarının baskısından kurtulmak için akıl ve mantık dışı olan bu yola, yani inkâr yoluna girmek zorunda kalmaktadırlar. Çünkü günahkâr bir mümin olarak yaşamak çok zordur. Sırtında bir dağ taşımak kadar sıkıntılıdır. Nefis iman ve ibadet yolu yerine inkâr yolunu tercih ettiği zaman kısmi olarak biraz da olsa rahatlamaktadır. Artık günahlarla arasına rahatsız edici olan vicdan azabı girmemektedir. Şu muhakkak ki, inkârında ısrarlı olanların yapmadan edemediği, duramadığı büyük bir günahı veya günahları bulunmaktadır. Bu günahı veya günahları için Allahın bütün ayetlerini, O’nun varlığı ve birliğine işaret eden ve evrende ve insanın kendi varlığında tecelli eden sonsuz ayetlerini görmek istememektedirler. İşte insan nefsi bu kadar korkunç bir yapıya sahiptir. Herkesin içinde de böyle bir nefis vardır. Kimse kendi nefsini temize çıkarmamalıdır. İnsan nefsine uyduğu zaman nefis en sonunda mutlaka inkâr yoluna sapacaktır. Herkes aynı kaderi yaşayacaktır. İmtihan dünyasında kimseye ayrıcalık yoktur. Onun için peygamberimiz (s.a.s) dualarında Allah’tan bir an da olsa nefsiyle baş başa kalmamayı istemiş, bu duayı da sevgili kızı Hz. Fatıma’ya öğretmiştir: ‘Allahım, Sen bizi bir an, göz açıp kapayıncaya kadar olan müddet de olsa, nefsimizle başbaşa bırakma.’ Âmin.


    Hiçbir günahı da küçük görmemeli, hemen tövbe etmelidir. Şu bilinmeli ki, insanı hasta edip yatağa düşüren gözle görülmeyen mikroplardır. Zira sekarat sırasında o küçük günah, insana büyük eziyetler yapıp şeytanların kışkırtmasıyla da insandaki imanı üzerinden alabilir. Ebedi cehennemlik yapabilir. İnsan o günah nedeniyle değil de o günahı küçük ve önemsiz görmesiyle gazab-ı ilahiyi üzerine çekebilir. Zira bu durum büyük günahlardandır. Çünkü bu büyük günahın altında Allah’ın ebedi azabını çekebilecek başkalarını küçük görme, kendini büyük görme… gibi damarlar bulunabilir. Kimse bunları anlayamaz. Göremez. Bu damarlar çok gizlidir. Öyle inanmalı ve itikat etmeli ki, her günahta insanı küfre ***üren bir yol mutlaka vardır. Allah bizleri korusun.


    İnsan günahlara battığı zaman tövbe ederse, temizlenir. Ama ibadetlerinde gurur ve kibre düşen, kendisini beğenen insanın aklına tövbe ve istiğfar gelmediği için şeytanlaşır. Azgınlaşır. Üstelik bir de kendisini doğru yolda sanır. Böyle bir insanın hatasını görmesi de zordur. Allah (c.c.) bizleri korusun. Âmin.


    İnsan başını ibadetlerden bile kaldırmazsa da kendisini bir toz zerresi olarak görmesi gerekir. Zira ibadetler de Allah’a aittir. Allah (c.c.) insana nasip etmiştir. Allah (c.c.) kimi insanı da ibadetleri ile imtihan eder. Şeytan bu konuda insana en büyük derstir. Hadis-i şeriflerden anlaşılmaktadır ki, şeytan başlangıçta meleklerin hocasıdır. Kendisi o kadar abid bir zatmış ki, gökyüzünde secde etmediği bir yer kalmamış. İnsanın ibadetlerini kendisinden bilmesi büyük bir afettir. İbadetler Allah’ın insana bir lütfudur, ihsanıdır. İnsana ibadetlerdeki düşen pay, ancak gafleti ve yanılmalarıdır.


    Allah (c.c.) insanın ibadetlerine muhtaç değildir. İnsan ibadetlere ekmek su kadar muhtaçtır. Onlar olmazsa manevi olarak hayatı biter. Hayvanlardan daha aşağı bir hayatı yaşar. Allah (c.c.) her türlü eksiklik ve kusurdan uzaktır. Her türlü kemal sıfata hakkıyla sadece Allah (c.c.) sahiptir. Çünkü O El-Kuddûs’dür.


    El- Kuddûs güzel isminin diğer bir parçası insan için bu ilahi emir ve yasaklarla tecelli etmektedir. İnsan abdest ve gusülle tövbe edip günahlardan arınırken yasaklardan uzak durarak ve ibadetlerle de kemal sıfatlarını kazanmaktadır. Olgunlaşmaktadır. Allah’ın (c.c.) rızasını elde etmektedir.


    El- Kuddûs ismi müminler üzerinde tecelli etmeye başlayınca velilik sıfatı elde edilip manevi merhaleler kat edilir. Bu yüzden veliler bu güzel ismin hürmetine takdis edilirler: Kaddesallahu sırrahu (=Kuddise Sırrahu: Allah sırrını takdis etsin). Bu, veliler için yapılan güzel bir duadır. Velilere ayetlerdeki sırlar, yani hakikatler seviyesine, makamına göre açılır. Görülür. Onlar bunlarla imtihan edilirler. Bu dua onların bunda başarılı olmaları için yapılır. İmtihan hiçbir seviyede, makamda bitmez. Mahiyeti değişir. İmtihan veli olunca değil ölünce biter.


    Allah (c.c.) bizlere gereğince tövbe etmeyi, iman etmeyi ve ibadet hayatını ihsan eylesin. Allah (c.c.) her birimize rızasını nasip eylesin. Âmin.
    Muhsin İyi

Sayfayı Paylaş