El Kayyum anlamı nedir?

Konu, 'Ayet, Dua ve Hadis' kısmında Nursena tarafından paylaşıldı.

  1. Nursena

    Nursena Admin

    Ya Rabbi biz sana hakkı ile kulluk edemedik sen bizi affeyle. EL Kayyum esmasının anlamını bilenlerden eyle.

    Zevalsizlik, devam, hıfz, sebat, kendi kendine kaim olmak, himaye, riayet, bir şeyin hakkını tam vermek, idare etmek, düzeltip doğrultmak anlamlarına gelen kıyam masdarından fey’ûl ( فيعول ) vezninde mübalağalı sim-i faildir.
    Zevalsiz kaim olan ve her şeyin kıyamı ve idaresini garanti eden.
    Her şeyin hıfz, himaye, rızık,tedbir ve tasrifini istediği şekilde tağyir ve tebdil, noksan ve ziyade ve deruhte eden, idare eden, yarattığı her şeyin yönetimini iradesine uygun biçimde yöneten
    Bu anlamların hepsi Kur’an’da farklı kelime kalıplarıyla kullanılmıştır.
    1–Korumak gözetmek :
    [​IMG]
    “Her nefsin yaptığı işin başında duranla bir mi?” (Rad 13/33)
    2–İdareci, hâkim :
    [​IMG]
    “Erkekler kadınlar üzerinde yöneticidirler.” ( Nisa 4/34)
    3–Riayet etmek gözetmek :
    [​IMG]
    “Ey inananlar Allah (c.c ) için adaletle şahitler olun". (Maide 5/8)
    4–Değişiklik olmaz, değişmez :
    [​IMG]
    “Allah’ın (c.c) yaratması değiştirilemez, işte doğru din budur.” (Rum 30/30)
    5–Varlıkta tutmak :
    [​IMG]
    “O’nun âyetlerinden biri de göğün ve yerin buyruğuyla durmasıdır.” (Rum 30/25)
    6–Hakkını tam vermek :
    [​IMG]
    “Namazı ikame ederler.” (Bakara 3)
    7–Himaye etmek :
    [​IMG]
    “Yetimlere karşı adaleti yerine getirmeniz……” (Nisa 4/127)
    8–Devamlılık :
    [​IMG]
    “Onlar için devamlı bir azap vardır.” ( Maide 5/37)
    Kayyum kelimesi bu siyga ile Kur’an’da Hayy ismi ile birlikte üç yerde gelmiştir. İniş sırası olarak ilk önce Taha suresinde karşılaşırız. Kıyametin anlatıldığı bir bağlamda özellikle o gün kendilerini davet eden(Allah)e hiç sapmaksızın uyacakları, Rahman’a karşı seslerini kısacakları, izin vermediği kimsenin şefaatte bulunamayacağı ve Allah’ın (c.c) onların geçmiş ve geleceklerini bildiği, onlarınsa bilgice onu kavrayamayacaklarını beyanın peşinden
    [​IMG]
    “Bütün yüzler o hayy ü kayyuma baş eğmiş ve bir zulüm yüklenen cidden perişan olmuştur.” Hayy ü kayyum olduğu vurgulanmıştır. (Taha 111)
    Kullanıldığı iki yer Medenî’dir. Özellikle âyetelkürsü’deki kullanımı çok anlamlıdır. Allah’ın (c.c) kendisini anlattığı âyetler içerisinde çok önemli yeri bulunan bu âyetin sonra gelen bölümü içinde yer alan lâfızlar hayy ve kayyum isminin tefsiri gibidir: Allah (c.c)- ki başka tanrı yok, ancak o – daimâ yaşayan, daimâ duran tutan, hayy u kayyum O : ne gaflet basar O’nu ne uyku, göklerdeki hakimiyetini sürdürmede, onları yerli yerinde tutmada, onları idare etmede, hak ve hukuklarını eda etmede, koruyup gözetmede uyku ve uyuklama asla O’nu yakalamaz, bir kesintiye uğratamaz. Kesintiye uğratacak bir gaflet, uyku, uyuklama zaten olamaz ki uğratsın. İzni olmasızın huzurunda kimse şefaatçilik edemez. O’nun ilminden insanların kavrayabilecekleri yine O’nun dilediği kadardır. O ise onların önlerinde ve arkalarında olanları bilir Kürsüsü (hakimiyeti) semavat ve yeryüzünü kucaklamıştır. Bu ikisini muhafaza, görüp gözetmek O’na hiçbir ağırlık, zorluk vermez.
    Bu âyette Allah’ın (c.c) hayy ü kayyumiyeti anlatılırken semavat ve arz üzerinde ilim ve kudretinin kemâl ve tamlığını ifade ediyor. Hayy ilimle, Kayyum da kudretle ilgilidir.
    Kayyum sıfatı, zatını ilgilendiren sıfatlar dışındaki sıfatlara delalet eden isimlerin temelidir. Allah’ın (c.c) bütün fiili sıfatların kapsar. Her şey O’nun desteğiyle ayakta durur, varlığını sürdürür. Hülasa Allah (c.c) hiç kimseye muhtaç olmadan kendisi kâim, dışındaki varlıklar da kendisi ile kaim olandır.
    Kayyum : Kendi kâim, diğerlerini mukîm ve mukavvim demek olur. Kendisinin kâim ve diğerlerini mukîm veya mukavvim oluşunda eşyanın kıyamının Allah’ın (c.c) kıyamında fani olduğuna lafzen bir işaret de vardır.
    Kıyam sadece Allah’a (c.c) hastır. Allah’tan (c.c) başkalarının kıyam sahibi olabilmeleri Allah’ın (c.c) onları kaim kılmasıyla mümkün olabilir.
    Allah’ın (c.c) kâim olması zatıyla kâim ve başkasını mukavvim olmasını gerektirir. Zatıyla kâim olması, hakikatinde bir çokluğun bulunmaması ve zıddının, benzerinin bulunmaması anlamında vahdeti gerektirir. Mukavvim anlamında kayyum olması ise, kendisi dışında her şeyin meydana gelmiş olduğunu gerektirir. Bu da kaza ve kaderin yalnızca ona ait olduğunu gösterir.
    Allah (c.c) yarattığı varlıkları ilgilendiren işler üzerinde kaimdir.
    [​IMG]
    “Böyle her nefsin bütün kazancıyla üzerinde kâim olan zâta küfredilir mi? Tuttular Allah’a (c.c) şerikler koştular.”
    (Rad 13/33)
    Allah (c.c), mahlukatın varlıkları, nitelikleri, etkinlikleriyle kaynaklandıkları ilk güçtür. Onda son bulmayan hiçbir kaynak ve hiç bir başlangıç yoktur. O bütün yönleriyle her şeyin kontrolünü elinde tutandır. Bu kavramın ve bu kavramdan türeyen kavramların izahlarını yapan alimler üç noktada yoğunlaşmışlardır :
    1–Allah (c.c) bizatihi mevcut ve kâim olup kimseye muhtaç değildir,
    2–Bunun bir gereği olarak Allah (c.c) ezelî ve ebedîdir,
    3–Her şeyin başlangıç olarak var olması ve varlığını sürdürmesi ancak O’nun yaratması, maddî ve manevî ihtiyaçlarını giderip korumasıyla mümkündür. Kıyam kökünden türeyip Kur’an ve hadis metinlerinde Allah’a (c.c) nisbet edilen sıfatlar olarak kâim, kayyim, kayâm, kayyum isimleriyle karşılaşırız. Kâim süreklilik arzetmeyen, kayyim sebat ve devam özelliği taşıyan sıfatlardır. Kayâm ve kayyum ise hem süreklilik hem e mübâlağa ifade ederler.
    Katâde : Kayyum yaratıklarını koruyup idare eden, işlerini düzenleyendir.
    Hasan Basrî : Kayyum iyi ya da kötü, yaptıklarını karşılığını vermek için her canlının başında duran ve onu gözetleyendir. O her şeyi bilir ve hiçbir şey O’na gizli kalmaz.
    Hattabî : Sonu olmayan ve varlığı dâim olandır.
    Mücahid : Her şeyin üzerinde olan gözcü, idareci demektir. Buna göre Allah (c.c) her şeyi yaratmak ve rızıklandırmak suretiyle idaresini üstlenmiştir. Buna delil
    “Böyle her nefsin bütün kazancıyla üzerinde kâim olan zâta küfredilir mi?” (Ra’d 33/33)
    “Şehadet eyledi Allah (c.c) sizi şu hakikate : Allah’tan (c.c) başka tanrı yok, ilâh ancak O” (Al-i İmran 3/18)
    “Doğrusu gökleri ve yeri zeval buluvermelerinden Allah (c.c ) tutuyor. Celâlim hakkı için zeval buluverirlerse onları O’ndan başka kimse tutamaz” (Fâtır 35/41) âyetleri gösterilebilir.
    Dahhâk : Kayyum, daima var ve üzerinde herhangi bir değişikliğin cereyan etmesi imkânsız olan varlık demektir.
    İbn-i Abbas : Allah’ın (c.c) isimlerinin en büyüğü, ism-i azam hayy ü kayyum ismidir.
    Katâde : Kayyum, mahlukatın hayatını, maişetini, her nevi sa’y ve hareketini ikame ve idame eden zât demektir.
    Kalbin diri olması için bu iki ismin (hayy ü kayyum) çok büyük etkisi ve faydası vardır. İbn Teymiye kim sabah namazının sünneti ile farzı arasında
    [​IMG]
    diye 40 kez söylerse kalbi dirilir ve asla ölmez. Allah’ın (c.c ) bütün nesne ve olaylar üzerinde hakim olduğunu ve taht-ı kudretinde bulunduğunu idrak eden kimse sürekli tedbir lam endişesi ve başkasına boyun eğme zahmetinden kurtulup gönül rahatlığıyla yaşar, zira böyle biri için dünya önemsenecek bir şey değer taşımaz.” (Kuşeyrî) Kayyum vasfıyla kulların alâkası ve vasıflanana dereceleri fani varlıklardan istiğna dereceleriyle ölçülebilir.

    Kayyum isminin Allah (c.c) için ifade ettiği anlamlar :
    1–Allah (c.c) kıyam binefsihi vasfını sahibidir,
    2–Kıyamında kendisi dışında hiçbir varlığa muhtaç değildir,
    3–Varlıkların kıyamını elinde tutandır:
    a) Ömürlerini belirler,
    b) Rızıklarını belirler,
    c) Dünyaya geliş ve gidişlerini belirler
    d) Kaderlerini belirler,
    e) Ölümlerini belirler,
    f) Başlarına gelecek olayları belirler,
    g) Dünyada yerlerini belirler.
    4–Kıyamında ve varlıkları kıyamında anlık bir kesinti olmaz, kesintiye sebep olacak durumlara düşmez,
    5–Varlıkların kıyamını sağlamda bir güçlük çekmez,
    6–Kendisinde asla bir değişiklik bulunmaz,
    7–Varlıkların kıvam ve kıyamını elinde tutandır.

    Rasûlullah’ın (s.a.v) bu isimden nasibi :
    1–Allah’ı (c.c) yegâne kayyum bilirdi :
    a) Rızık endişesi taşımazdı,
    b) Olaylar karşısında telâşa düşmezdi,
    c) Kimseye boyun eğmezdi,
    d) Dünya önemsenecek bir şey olmadığı için elde etmek için, çoğalmak için uğraşmazdı,
    e) Gönlü rahattı.
    2–İslâm’ın ve Müslümanların kıyamı, kıvamı ve devamı için tedbirler alırdı : İslâm’ın ve müslümanların ayakta durmaları, kıvamında bulunmaları, bunarlı engelleyecek hastalıkları, sağlayacak çareleri alırdı. Kıyamete kadar olacak durumlarla ilgili görüşler beyan ederdi
    3–Müslümanların Allah’ın (c.c) Kayyumiyeti konusunda zanlarını güzelleştirmeye çalışırdı.
    4–Az ama devamlı olanın makbul olduğunu söylerdi.

    Bizim bu isimden nasibimiz :
    1–Kayyumiyet-i ilâhiye itimad,
    2–Dünyevî hadiseler karşısında telâşa düşmemek,
    3–Başlattığımız hayırların devamını sağlamak,
    4–Karşı karşıya kaldığımız olayların Allah’ın (c.c) idaresinde ve iradesinde olduğunu bilmek, 5–İrade ve idaresi konusunda suizanna düşmemek,
    6–Kıyamımız ve kıvamımızın O’nun elinde olduğu bilincinde hareket etmek.
     
  2. Hayat, Madde, Yeniden Diriliş, Allahın El-Hayy, El-Kayyûm, El-Muhyî Güzel İsimleri

    Allah’ın (c.c.) varlığının delillerinden biri de yeryüzünde yaşamın olmasıdır. El- Hayy Allah’ın (c.c.) canlı olması anlamına gelmektedir. Canlı varlıklar yadsınmaz bir biçimde Allah’ın (c.c.) da canlı oluşuna işaret etmektedir.


    Bilindiği üzere dünyada canlı varlıklar üç guruba ayrılır: Bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Bunlar içerisinde sadece insanlar yüce yaratıcıyı bilinçli bir biçimde düşünebilmektedir. Bir başka boyutta yaşayan cinler de bizler gibi ebedi ahiret yurdunda ceza ve ödül için sınava tabi tutulmaktadır.


    Yeryüzünde hayatın başlaması bilim adamlarının merak ettiği bir konudur. Yeryüzünde insan yaşamı nasıl başlamıştır? Materyalist felsefe bu soruyu evrim teorisiyle yanıtlamaya çalışmaktadır. Onlara göre yaşam önce tek hücreli bir canlıyla başlamış, ondan da değişik türler ve varlıklar evrim yolu ile gelişmiştir. Oysa evrime kanıt olacak ara varlıklar fosillerde bulunamamıştır. Fosil bilim her varlık türünün müstakil olarak yaratıldığını ispat edecek sayısız kanıtlara sahiptir. Ayrıca başlangıçta oluştuğu iddia edilen tek hücreli varlık, bakteri veya virüs ile cansız madde arasında da hiçbir ilgi kurulamamıştır. Organik maddelerden hücre elde etme deneyleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Yaşam için cansız maddelere değil Allah’a (c.c.) borçluyuz.


    Allah’ın (c.c.) hayat sahibi oluşu bizim diriliğimize benzemez. Nasıl bizim görmemiz O’nun görmesine benzemiyorsa diri oluşu da böyledir. İnsanlar diri olmalarına karşın hastalanırlar, uyurlar, yorgun ve halsiz düşerler. Bu sırada hayatları değişir. Ölümle de hayatları sona erer. Ama Allah (c.c.) böyle şeylerden uzaktır. O bizim mahiyetini anlayamayacağımız biçimde mutlak diridir.


    Hayatın kaynağı Allah (c.c.) olduğuna göre O’na inanmayanlar aslında ölüdürler. Her ne kadar diri olsalar da kalpleri hayat sahibi değildir. Çünkü kalpler ancak O’nunla diridirler. Vücudun gıdası bitki ve hayvanlardan gelir. Kalbin azığı ise imanla ve ibadetle gelen nur, feyz ve rahmettir.


    Yüce Allah (c.c.) el-Hayy güzel ismiyle varlık âleminde tecelli etmiş, canlı varlıkları yaratmıştır. Yeryüzündeki canlı varlıklar bizzat canlı ve diri olmaları ile yüce yaratıcının varlığını; O’nun canlı ve diri özelliklere sahip olduğunu kanıtlamaktadır.


    El-Hayy (Allah [c.c.] diridir) güzel ismi ile üzerimize düşen görev, yaşamımızın kaynağını Allah’tan (c.c.) bilerek O’na kul olmaktır. İman ve ibadetle kalpleri diri tutmak ve beslemektir.


    Kuran-ı Kerim’de Allah’ın (c.c.) el-Kayyûm güzel ismi, el-Hayy güzel ismi ile birlikte geçer. Örneğin şu ayette olduğu gibi: “Allah O’ndan başka ilah yoktur. Diridir (Hayy), Kayyûm’dur (Bakara suresi, ayet 255).”


    Allah’ın (c.c.) el-Kayyûm güzel isminin el- Hayy güzel ismi ile birlikte zikredilmesinin altında bir hikmet ve sır bulunmaktadır. El-Hayy Allah’ın (c.c.) canlı varlıklar üzerindeki hâkimiyetini temsil etmektedir. Bu hâkimiyetin en zirve noktasını teşkil etmektedir. Her canlı varlığın perçemi Allah’ın (c.c.) elindedir. Allah (c.c.) diri oluşu ile canlı varlıklar üzerinde her an tecelli etmektedir. İnsan canı çıkınca ölmekte, bedeni toprak olmaktadır. Demek ki el-Hayy güzel ismi ile Allah (c.c.) her canlı varlık üzerinde en birinci hakka sahip olduğu gibi canlı varlıklar da Allah’a (c.c.) karşı bu güzel isminin üzerindeki tecellisi ile hakkı ödenmesinin olanağı olmayan büyük bir borç altına girmişlerdir. Allah (c.c.) eceli gelenden bu güzel isminin tecellisini çekmekte ve böylece ölüm hemen gerçekleşmektedir. İşte el-Kayyûm da cansız varlıklar için böyle hayati bir anlama sahiptir. Allah (c.c.) el-Kayyûm güzel ismi ile bütün evreni, maddeyi ayakta tutmaktadır. Bu ismin tecellisi bir an bile evren ve madde üzerinde çekilse her şey o anda yokluğa karışırdı. Yıldızlar ve gezegenler birbiriyle çarpışır, madde elementlerine ayrılırdı. Onun için el-Kayyûm güzel ismi cansız varlıklar üzerinde sürekli tecelli etmektedir. Bir an bile kesintisi söz konusu değildir. Kıyamet bu güzel ismin evren ve madde üzerinden çekilmesi ile kopacaktır. Yıldızlar ve gezegenler birbirleri ile çarpışacak, maddenin en küçük yapı taşı atomlar ise elementlerine ayrılıp yokluğa karışacaklar.


    Nasıl el-Hayy güzel ismi ile Allah (c.c.) her canlı varlık üzerinde en birinci hakka sahipse ve canlı varlıklar da Allah’a (c.c.) karşı bu güzel isminin üzerlerindeki tecellisi ile hakkının ödenmesinin olanağı olmayan büyük bir borç altına girmişlerse Allah (c.c.) el-Kayyûm güzel ismi ile de cansız varlıklar üzerinde en büyük hakka sahip olmakta ve cansız varlıklar da Allah’a (c.c.) karşı bu güzel ismin üzerlerindeki tecellisi ile hakkının ödenmesinin olanağı olmayan büyük bir borç altına girmişlerdir. İşte bu büyük borçtan ötürü yıldızlar ve gezegenler bildiğimiz dönme hareketleri ile sürekli zikir halindedirler. Madde de en küçük yapı taşı olan atomlarındaki benzer kozmik yapıyla çekirdek ve elektronlarıyla bu zikre kendi iç bünyesinde devam etmektedir.


    En büyük zikri madde âlemi yapmaktadır. Ondan sonra irade olayı arttıkça bu zikir olgusu azalmaktadır. Madde irade yönü ile tamamen Allah’a bağlıdır. En büyük zikri bu yüzden o yapmaktadır. Sonra canlılardan sırasıyla bitkiler, hayvanlar ve insanlar gelir. İnsan dışındaki canlı varlıklar da kendi lisanları ve halleri ile zikirlerini yapmaktadırlar. Zaten bitkiler sürekli bir şekilde secde halinde iken hayvanlar genellikle rükû vaziyetindedirler. Fakat bunların zikirleri duyu organlarından gizlenmiştir.


    El-Kayyûm (Allah [c.c.] varlığının devamı için kimseye muhtaç değildir, her varlık varlığının devamı için her an Allah’a [c.c.] muhtaçtır) güzel ismi ile kula düşen görev, dünya ve içerisindeki her maddenin Allah’ın (c.c.) gücü ve kudretiyle ayakta durduğunu, her şeyin Allah’a (c.c.) muhtaç olduğunu, Allah’ın (c.c.) hiçbir şeye muhtaç olmadığını bilmesidir.


    Allah varlık âlemini, canlı ve cansızları kendi güzel isim ve sıfatlarına tercüman olmak, onları akıl sahibi varlıklara tanıtmak üzere yaratmıştır. Allah’ın (c.c.) güzel isim ve sıfatlarının varlık âlemine yansıması ayan-ı sabiteler (mebde-i taayyün: belirginleşme başlangıcı) yolu ile olmuştur. Ayan-ı sabiteler yokluk ile varlık arasında olan âlemdedir. Bunlar eşyanın vücuda gelmeden önce Allah’ın ilminde olan suretleridir. Allah (c.c.) bütün evreni ve içerisindeki canlı ve cansız varlıkları yokluktan meydana getirmiştir. Yani onların herhangi bir malzemesi yoktur. Allah (c.c.) güzel isim ve sıfatlarını var kılmak için yokluğa yönelmiş, bu arada Allah’ın (c.c.) bu güzel isim ve sıfatları yokluk aynasında bizim âlem-i misal adını verdiğimiz bir ara yerde rüyadaki şekiller cinsinde, yani bir çeşit model, prototip (ilk örnek) olarak meydana gelmiş, oradan da bu evren ve içerisindeki canlı ve cansız varlıklar şekillenmiştir. Bu açıdan içerisinde yaşadığımız evren, canlı ve cansız varlıklar Allah’tan (c.c.) bir parça değillerdir. Bazı mutasavvıfların savunduğu vahdet-i vücut (vücut birliği) anlayışı İslam’a aykırı bir yoruma da neden olmuştur. Daha doğrusu aslında onlar, yani mutasavvıflar bununla madde âlemine bir ezelilik ve ebedilik vermedikleri gibi ilahi bir anlam da yüklememişlerdir. Yaratıcı ile yaratılan arasındaki keskin çizgiye her zaman dikkat etmişlerdir. Fakat geçmişte ve özellikle çağımızda art niyetli bazı kişiler, vahdet-i vücut anlayışını sapkın bir düşünce ile yorumlamışlardır. Onlar –hâşâ- bu anlayışla varlık âlemi ile Allah’ı bir görme düşüncesini savunmuşlardır. Oysa yüce Allah Kuran-ı Kerim’in değişik yerlerinde her şeyi yoktan var kıldığını beyan buyurmaktadır (Enam suresi, 101; Zariyat suresi 47). Evren ve içerisindeki canlı ve cansız varlıklar ezeli olmadığı gibi ebedi de değillerdir. Kim bunların ezeli ve ebedi olduğuna inanırsa itikadi bir yanlışlığa düşer, dinden çıkar. Ezeli ve ebedi olan Allah’tır. Allah güzel isim ve sıfatlarından bazılarını görünür kılmak için yokluktan bu varlık âlemini meydana getirmiştir. Aslında var olan sadece Allah’tır. Yok olan da bütün varlık âlemidir. Ama bizler duyu organlarımızla Allah’ı algılayamamaktayız, oysa duyu organları ile algıladığımız bu âlemi var sanmaktayız. Allah, El-Müteâl (aşkın), El-Aliyy (yüce) olduğu için bu madde âleminde görülmemektedir. Hadislerden anlaşılacağı üzere müminler cennette bir ikram olarak Allah’ın cemali ile müşerref olacaklardır.


    El-Hayy ve El-Kayyûm güzel isimleri bütün varlık âlemini kapsadığı için bu güzel isimlerin zikredilmesi de çok faziletlidir. Hatta bazı İslam büyükleri ve evliyaları bu iki güzel ismin ism-i a’zam (en büyük isim, hürmetine duaların kabul edildiği isim) olduğunu bile iddia etmişlerdir. Bu güzel isimlerin zikri her türlü bela ve musibete kalkan, her türlü hastalığa şifa verme gibi manevi hediyelere de sahiptirler. Esma (Allah’ın güzel ismi ) ile yol alan tarikatlarda raziyye ve marziyye nefislerine ulaşanlara bu zikirler ders olarak verilir. Yani bu güzel isimler bir nefsi Allah’tan rızaya ve Allah’ın rızasına ulaştırırlar. Bunlar ise çok büyük manevi makamlardır. Kısacası bu güzel isimlerin hem dünyevi hem de uhrevi büyük hediyeleri olduğu gibi Allah rızasına ulaştırmaları da söz konusudur. Onun için kitaplar bu güzel isimlerin zikredilmesinin faziletlerini saymakla bitiremezler. Çünkü tüm evren, canlı ve cansız varlılar her şeyleri ile yani yaratılış sırları ile bu güzel isimlerin gölgesi altındadırlar. Kısacası Allah’ın her şeyi yaratmasındaki sır bu güzel isimlerde gizli olduğu için rızası da bu isimlerde aranmıştır.


    İnsanın tek başına, yalnız havas bilgileri ile zikre yönelmesi beraberinde büyük itikadi yanlışlıklar ve sapmalar da getirebilecektir. Zikir ehil birisinin, mürşid-i kâmilin rehberliğinde çekilmedikçe insana yarar kadar zarar da verebilir. Tabii bu sözünü ettiğimiz şey, laza-i Celal (Allah), kelime-i tevhit gibi zikirleri çokça çekme ile ilgilidir. Yoksa Esma-i Hüsna (Allah’ın güzel isimleri) için geçerli değildir. Ama yine de Esma-i Hüsnada da ihtiyatlı olmak lazımdır. En azından tasavvuf kültürünü hazmetmek gerekir. Tasavvuf kültürünün de temelini her an tövbe ve istiğfar halinde olma, nefsini her halükarda küçük görme, nefisle daima mücadele etme ve Allah rızasını amaç olarak görme oluşturur. Çünkü şeytanlar hiçbir fırsatı kaçırmaz. Kılavuzsuz yola çıkanları çeşitli tehlikeler bekleyebilir. Örneğin yaptığı zikirle dualarının kabul edildiğini gören birisi istidraca düşebilir. Benliği güçlenip kendisinde olmayan çeşitli büyüklükler görebilir, kibire ve ucuba kapılabilir. Çünkü zikrin neticesi birtakım haller yaşanmaya başlayacaktır. Bunların bazısı Rahmani bazısı da şeytanidir. Bunları kişinin yalnız başına birbirinden ayırması imkânsızdır. Birbirlerine çok benzerler. Şeytanlar insana hep suret-i haktan yaklaşırlar. Kandırmak onların uzmanlık alanıdır. Kişi farkına varmadan şeytanın oyuncağı olabilir. Bunlar da insanı ebedi helake, pişmanlığa ***ürmeye yeter. Ayrıca vesveseye de düşebilir. Hele içinde bulunduğumuz çağda insanlar gerekli dini ve itikadi bilgilerden bile yoksunken onların ellerine verilecek böyle bir havas bilgisi Allah’ın (c.c.) güzel isimlerinin gereği ve amacı dışında zikredilmesine yol açacaktır. Onun için zikir yoluna gireceklerin bir mürşid-i kâmilin himayesine girmesi en doğru yoldur. Nefis tezkiye olmadıkça zikir, özellikle Esma-i Hüsna zikri ona yarardan ziyade zarar verebilecektir. Çünkü böyle bir kişi Allah’ın güzel isimlerine hep nefis hesabıyla bakacaktır. Bu da onu manevi olarak zarara sokacaktır. Hâlbuki Esma-i Hüsna zikrini çekmenin temel amacı Allah’ı övüp yüceltme ve O’nun güzel ahlakıyla ahlaklanmadır. O’nun rızası dışında her şey nefis hesabınadır. Allah’ın rızası dışında kendisine bir hedef çizen ve bu konuda Esma-i Hüsnadan umut bekleyen kişi ise yoldan çıkmıştır. Nefis ve şeytanlar onu aldatmıştır. Allah bu durumlara düşmekten bizleri korusun. Evet, şu ayet-i kerime bu kişilere hitap etmektedir: “En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na en güzel isimlerle dua edin. O’nun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır (Araf suresi,180).”

    Allah’ın (c.c.) güzel isimleri ile dua etmek, yani uygun düşen güzel isimlerle Allah’a (c.c.) tevessül etmek, duanın kabul olmasında çok etkilidir. Tevessül etmek duada bu güzel isimleri vesile kılmaktır. Dualarda Allah’tan dünya ve ahrete dair bütün güzellikler istenebilir. Allah (c.c.) kulunun sadece dünyalık istemesinden hoşnut olmaz: “Kim ahiret mahsulü isterse onun ürünlerini fazla fazla artırırız. Kim de sırf dünya menfaati isterse ona da ondan veririz, ama ahirette onun hiç nasibi olmaz. (Şûrâ suresi, 20).” Bu açıdan duada ahireti ihmal etmek büyük bir eksikliktir. Kuşkusuz bununla dünyalık istemenin doğru bir şey olmadığını iddia etmiyoruz. Demek istediğimiz şey, istediğimiz dünyalık ile ahirete dönük ve Allah’ın (c.c.) razı olacağı bir işi ve kazancı düşünmeliyiz.

    Allah’ın güzel isimleri ile zikir yaparken sadece O’nun rızası amaçlanır. Çünkü zikrin temeli ilahi aşka dayanır. Aynı kelimenin arka arka söylenmesi bir aşk ifadesidir. Onun için zikirde amaç ve edep O’nun rızasını gerektirir. Zikir Allah rızası için çekildiği zaman Allah ilgili zikrin dünyaya bakan maddi ve menevi hediyelerini de kuldan esirgemez. Fazla fazla verir.

    Kalp saniyede halden hale girer. Değişkendir. Onu bir noktada tutmak zordur. Hele zikir sırasında bu daha çok olur. Nefis ve şeytan vesveseleri ile kalbi bulandırırlar, zikri dünyevi bir amaç haline dönüştürebilirler. O yüzden Nakşibendîler, lafza-ı Celal zikrini her tespih devredişinde (100 adetten sonra) ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ demektedirler. Böylece sapmış, sapacak, dönek, renkten renge giren, girecek olan kalbe rotasını gösterirler. Kalp bu rotadan saptı mı zikir yarar değil insana zarar vermeye başlar. Bu durum Esma-i Hüsna zikrinde daha çok kendisini gösterir. Yani kalp Esma-i Hüsna zikrinde rotasını şaşırmaya daha müsaittir. Esma-i Hüsna zikrini çekerken kalp O’nun rızası dışında başka yerlere takılabilir. Onu uyarmak ve doğru yola sevk etmek gerekir. Onun için Esma-i Hüsna zikri çekerken ‘İlahi ente maksudi ve rızake matlubi (Allah’ım Sen maksadımsın, isteğim de Senin rızandır.)’ sözünü en azından başta ve sonda birer kere de olsa söylemek ve bu konuda kalbi uyarmak gerekir. Daha çok söylemek daha büyük yararlar sağlar.

    Maddeye ezeli ve ebedi bir anlayış yüklediğimizde materyalist bir düşünceye sahip oluruz. Dinin en önemli umdesi ahret gerçeğidir. Bütün evren ve içerisindeki her şey kıyamet günü yıkılacaktır. Yok olacaktır. Allah (c.c.) nasıl ilk olarak yaratma gücüne sahipse tekrar her şeyi yeniden yaratacaktır. Bu ona zor değildir. İlk olarak yaratan ikincisinde daha kolay yaratır. Gerçi Allah için kolay ve zor diye bir şey yoktur. O yaratmak istediği zaman sadece ‘Ol!’ emrini verir. Her şey O’nun ‘Ol’ emri ile yokluktan varlık sahnesine gelir (bk. Yasin suresi 82). Materyalist anlayış maddeye ezeli ve ebedi bir anlam verdiği için bu gerçeği kabul etmez. Oysa içerisinde yaşadığımız âlem sürekli bir şekilde bu gerçeği, yani ölümden sonra diriliş olgusunu ders olarak bizlere okutmaktadır. Bu ders nefislerimize verilmektedir. Nefis ancak yaşantı yolu ile eğitilebilir. İnsanların sohbetleri, kitaplar nefse pek tesir etmez. Nefsin entelektüel zekâ ile bir ilişkisi pek yoktur. Nefis tıpkı üç yaşındaki bir çocuk gibi deneyimlerden bir şeyler kapar. Nefis hayatın içerisinde yaşayarak derslerini alır. Yüce Allah bunun için tekrar diriliş olgusunu sadece ilahi kitaplarına konu edinmemiş, ayrıca evren kitabında da bu konu değişik şekillerde işlenmiştir. Şöyle ki: Yüce Allah nefsin doğasına uykuyu ve uyanmayı koyarak ona her akşam ve sabah ölümü ve dirilmeyi anlatmaktadır. Uyku adeta ölümün küçük kardeşi gibidir. Uyanma da tekrar dünyaya gelmek kadar anlamlıdır. Doğamızdaki bu uyku ve uyanma yanında dış dünyada gece ve gündüz de birer ayet olarak tekrar dirilme gününe işaret etmektedir. Gece, uyku gibi bütün varlık âleminin ölümü hükmünde iken gündüz her şey hayat bulmaktadır. Nefis gece ve gündüz gerçekleri ile ahret gerçeğini hiç tereddüt etmeden kabullenir. İnkâr edemez. Fakat işlediği günahlar yüzünden ahretin gelmesini arzulamaz. Bunun için ahret gerçeğine gözlerini yumup materyalist bir felsefeye bağlı kalmak ister. Mevsimler ise daha görsel olarak ve pek çok duyu organına hitap ederek varlık âleminde ölümün ve tekrar dirilişin bir şölenini sunarlar. Kışın ölen tabiat, ilkbaharda tüm canlılarda bir dirilişi gerçekleştirir, ağaçlar çiçek ve yapraklarını açarlar, hayvanlar ve böcekler yavrularlar. Soğuk hava ısınır. Her taraf tekrar dirilişin şöleni ile canlanır.


    Allah’ın El-Muhyî (ölüleri dirilten) güzel ismi Kuran-ı Kerim’de sadece aşağıdaki iki ayrı ayette olmak üzere “muhyi’l-mevtâ (ölüleri dirilten)” biçiminde geçmektedir.


    “İşte bir bak, Allah’ın rahmetinin eserlerine! Ölmüş toprağa nasıl da hayat veriyor? İşte Allah, muhakkak ölüleri de böyle diriltecek. Çünkü O her şeye kadirdir (Rûm suresi, 50).”, “O’nun ayetlerinden birisi de şudur: Sen yeri kupkuru görürsün. Fakat biz üzerine su indirince yer harekete geçip kabarır. İşte bu yere kim hayat veriyorsa ölüleri de O diriltecektir. Çünkü O her şeye kadirdir (Fussılet suresi, 39).”


    Bitkiler âlemindeki her yıl baharda gözlenen diriliş olayı yüce Allah’ın (c.c.) her şeye gücünün yettiğine ve ölüleri de böyle dirilteceğine işaret etmektedir. El-Muhyi yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere yüce Allah’ın (c.c.) ölülere can vermesi anlamına gelir.


    İnsanı ilk defa yaratıp can veren yüce Allah (c.c.), elbette öldükten sonra tekrar yaratıp can verecektir. Çünkü bunun doğada görülen örnekleri vardır. Örneğin vücudumuzda saniyede milyonlarca hücre ölmekte, milyonlarcası da yeniden doğmaktadır.


    21 Martta bazı uluslar tarafından kutlanan Nevruz Bayramının dinsel temelleri olabilir. Araştırılmalıdır. Yüce Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de her kavme peygamber gönderdiğini belirtmektedir (Yunus suresi, 47, Fatır suresi 24 v.b). Bir hadis-i şerifte 124.000 peygamber gönderildiğinden söz edilmektedir. Yani kavimlerin gelenekleri ve buluşları olarak görülen pek çok şeyin aslında peygamberlerin mucizeleri, hediyeleri, şeriatları olmasından kuşku duymak pek tabiidir. Bu sebeple eski kavimlerin durduk yerde bayram icat edemeyeceklerini, bayramların genellikle eski hak dinlerin bir kalıntısı olduğunu düşünmek son derece mantıklı ve bilimsel bir bakış açısıdır. Bütün hak dinlerin hepsi insanları aynı iman esaslarına inanmaya çağırmışlardır. Tekrar diriliş (ahret) hak dinlerin temelini teşkil eden iman esasıdır. Pek tabii ki insanların imanlarının gelişmesi için bahar mevsiminde dini bir bayram anlayışı ile diriliş olgusunun tabiatta da seyredilip kutlanması akıl ve mantığa uygun düşmektedir.


    Dini bayramlar Allah’ın (c.c.) emri ile sabittir. Onda ekleme ve çıkarma olamaz. Ama geleneksel olarak kutlanan, insanların, toplumların, devletin de çeşitli açılardan teşvik ettiği bu Nevruz Bayramına dinsel açıdan yaklaşmak, o günü dinin ve inancın istikametinde yorumlamak belki de bir ibadet kadar faziletli kılacak, farklı boyutlarla zenginleştirecek, onun daha anlamlı bir şekilde kutlanmasını sağlayacaktır.



    El-Muhyî (ölüleri dirilten) güzel ismi ile kula düşen görev, doğada bitki âleminde her yıl gözlenen ölüm ve diriliş olayından ders alarak Allah’ın (c.c.) ölülere can vermesinde, çürüyüp yok olmuş bedenlerin yeniden şekillenip ruhların iade edilmesinde hiçbir kuşkuya kapılmaması ve buna göre güzel amellerle ahirete hazırlık yapmasıdır.

    Allah (c.c.) her birimizin imanını yakinleştirsin. Kıyamet gününe rızası istikametinde hazırlanmayı nasip eylesin. Kıyamet günü bizleri yüzü gülenlerden kılsın. Âmin.

    Muhsin İyi
     

Sayfayı Paylaş

Misafirler bu sayfaya şu kelimeleri arayarak geldiler:

  1. el kayyum anlamı nedir

    ,
  2. ya kayyum anlami